Covid-19 Pandemisinden Kentsel Hayatımız Adına Çıkarılacak Dersler – Pınar Karababa Demircan –

İçinde yaşadığımız şehirlerin hangi özellikleri Covid-19 pandemisinin doğuşunu ve yayılmasını kolaylaştırdı?

Pınar Karababa Demircan yanıtlıyor…

Covid-19’un yaygınlaşmasıyla birlikte dünya belki de ilk kez küreselleşmenin büyük vaadi olan eşzamanlılığı yaşadı. Malların sınırlar arası serbest ve hızlı dolaşımı arzu edilirken ve bunun karşısında insanların sınırlar arası dolanması büyük göç korkularıyla fazla tercih edilmez iken, aynı zamanda bir sağlık kalesi olarak inşa edilen sınırlar ve kentler, mikroskobik bir dolaşımın sınırları geçmesiyle sarsıldı.  Bu sınır geçişi kent-kent çeperi ve kent ile kırsal arasında kurulan bazı farkları ortadan kaldırdığı gibi, aynı zamanda insan etkileşiminin sadece insanların dünyasının başka insanların dünyasıyla kesişmesinden ibaret olmadığını da gösterdi. Yaşam dünyalarımız kesiştikçe bakteri, mikrop ve virüs taşıyıcıları olan insanlar kendi bedenlerinde görmedikleri varlıklarla beraber yaşadıklarını ve bu varlıkların hayatlarını idame etmelerinde aracı görevi gördüklerini anladılar.

Yine de sosyo-kültürel sistemimiz ve iletişim biçimlerimizden bahsederken, insan-dışı canlılara hem kuvvet veya kaynak hem de diğerleriyle sınırlarımızı tanımlayan pozitif ve negatif semboller olarak yer veriyoruz. Fakat etkileşim içine bulunduğumuz varlıklar olarak tanımlamıyoruz. İnsanlar arası etkileşimde de insanın beton doğası, bir anti-doğa olan kentte de doğayı olduğu yerde, etrafta, betonun altında, alınan nefeste, doğrudan görmeyi engelleyen bir kendi yaratısı yapay dünya ve yaşam dünyası algısı vardır. Kültürel olarak nesneleri, ilişkileri, etkileşim biçimlerini kuruşumuzda çevreyi ve insan dışı canlıları ikincil önemde veya tahakküm ilişkisi içinde ele almazsak başka etkileşim biçimleri ortaya çıkacaktır. 

Yerleşimlerin oluşması ve bazı hayvanların evcilleştirilmesiyle birlikte sadece salgın paylaşımları değil bağışıklık ve beraber yaşama prensipleri de gelişmiştir.  İnsanların en eski salgınlarından biri olan sıtma bu etkileşim için güzel örneklerden bir tanesidir. Kendi doğal hayatlarında sadece ormanda bir ağaç kendiliğinden yıkıldığında onun bıraktığı çukurda havuzlanan nemde üreyen sinekler, ormanların yerleşim kurmak için kesilmesiyle beraber doğal hayatlarında başlarına gelmeyecek bir nüfus patlaması yaşadılar. İnsan ve sıtma sineğinin beraberliğinin ilk öğretisi su kenarında yaşamamak oldu. Fakat bu öğretiyi tahakküm altına aldıkları insan grubunun bilgi sahibi olacağına inanmayan sömürgeciler su kuvveti kullanmak istediklerinden plantasyonlarını su kenarına taşıyarak salgının yaygınlaşmasını sağladı. Küreselleşmenin yaydığı Covid-19 da benzer şekilde doğa öğretisini dışlayan kent yapılarına ve tabakalaşmış toplumlara hudutların insan odaklı ve sınıf ayrımını merkeze alarak çizilemeyeceğini gösterdi.

İnsan olmayan canlılarla etkileşim sadece benimseme ve dışlama politikalarını barındırmaz, aynı zamanda küçük canlıların ve gözle görülmeyen canlıların da paylaştığı bir eko-sistemden bahsediyoruz. Görünmeyenle birlikte yaşama, pandeminin de gösterdiği gibi, günlük hayattaki etkileşimlerin biçimini de düzenleyici etkidedir.

O zaman yaşam dünyasını bir yandan da insanın mekânsallığına atfen kurgulamak mümkündür. İnsanı bir fanus gibi düşünebiliriz. İnsan tekil bir varlık değil, onunla beraber yaşayan büyük bir mikroskobik dünyanın oluşturduğu ve nefesiyle, temasıyla, kendinden çıkanlarla bu varlıkların dışındaki dünyaya aktarılmasını sağlayan bir varlıktır. Bu aracılığını doğa içinde, sadece insanlarla paylaşmadığı bir ortamda sürdürür. Aynı çevreden olmayan insan karşılaşmalarının, sömürgecilik, işgal, savaş ve göç örneklerinde gördüğümüz gibi hastalık ve salgın değiş tokuşunu sağlaması bu sebeptendir. İnsanın böyle tanımlanması, sağlık gündemi ile beraber önemli bir başka gündemi de tartışmaya zemin hazırlar. Mülkiyet ilişkilerinden dolayı bir toprakta sabitliği öne çıkaran insan tutumu toprağın, bitkilerin, hayvanların ve insanların sürekli yer değiştirmesiyle sınanır. İnsan topluluklarının tarihinde hareketlilik esastır. Bu hareketlilik aynı zamanda tohumların, hayvanların, kültivasyon ve evcilleştirme biçimlerinin de yer değiştirmesi anlamına gelmektedir.

Beraberliğin mikroskobik dünyası ülke sınırları ve tabakaların sınırlarını eritir. Düzgün altyapı imkânı sahibi olmayan grupların, temiz suya erişme ya da onda yetişme imkânı olmayan hayvan, bitki ve insanların birlikteliğinden ortaya çıkan kolera (kirli suda yetişen hayvan ve bitkilerden geçer) bir kentin tüm ağlarına sızarak sınıfların hijyenik üstünlüğünü devirebilir.  İnsanın bütün çoğulluğuyla taşıdığı bu görünür ve görünmez yaşam dünyası hem göçlerle hem daha küçük yer değiştirmelerle sürekli başka yaşam dünyalarıyla kesişir. Sağlığın hem herkese açık ve erişilebilir bir sistem olması gerekliliği hem de sağlığın diğer canlılarla beraber yapılandırılan bir aracı sistem olması gerekliliği bu yapı üzerinden kendini kanıtlar. Aksi halde tüm karşılaşmalar bir ölüm politikası üzerinden sonuçlanmaya açıktır. 

 

Font boyutlandır
Kontrast
İzmir Kent Hakkı Merkezi