Doğa ile İlişkimiz ve Covid-19 – Aykut Çoban –

Doğa ile Mevcut ilişkimizin Covid-19 Pandemisinde payı nedir? Doğayla İlişkimizi Hangi Yönden Gözden Geçirmemiz Gerekiyor?

Covid-19 ilk salgın değil, tarihte daha önce de pek çok salgın var. Bir araştırmanın hesaplamalarına göre yeryüzündeki virüslerin toplam kütlesi, insanların toplam kütlesinin üç katı. İnsanların başka türlerden bulaşan virüslerle hasta olması, insanın doğal bir varlık olduğunu anımsatır. İnsanın, başka varlıklardan bağımsız, onların dışında, onlara üstün bir tür olmadığını, kendini önemsediği kadar güçlü bir varlık olmadığını gösterir. Covid-19, insanların doğada bıraktığı etkiyi, bu etkinin yarattığı sorunlardan başka türlerle birlikte kendilerinin de etkilendiklerini gösterir.

İnsanların etkisi toplumsal yapılara göre şekillenir. Kapitalizmin tüm yeryüzünde hakim üretim tarzı olması, doğadaki canlı ve cansız varlıkların ticarileştirilmesini ve metalaştırılmasını yaygınlaştırdı. Örneğin, dünyada yasadışı etkinlikler listesinde yabanıl hayvanların ticareti, uyuşturucu, kalpazanlık ve insan kaçakçılığından sonra dördüncü sırada. Doğa bütün unsurlarıyla sermaye birikimi için araçsallaştırıldı. Bu da kapitalist saldırı içinde insanın doğayla ve dolayısıyla virüslerle temas noktalarını çoğalttı. İklim değişikliği, ormansızlaştırma, arazi kullanımının değişmesi, betonlaştırma insan dışındaki türlerle ilişkileri artırdı.

Kapitalizmde toplumun doğayla ilişkisini sermayeyle birlikte devlet belirler.

İnsanların doğayla farklı ilişki biçimleri var. Mevcut ilişkimiz tekil değil, herkesin ilişkisi aynı değil. İlişki biçimleri arasındaki farkları belirleyen önemli etmen, toplumsal sınıftır. Sermaye sınıfı, kendi görünümünde bir dünya yaratır. Sermaye doğayla kurduğu araçsal ilişki biçimini her yerde yaygınlaştırır. Sermayedarın doğayla ilişkisiyle emekçi sınıfının ilişkisi farklı. Bunun yanında, köylüyle kentlinin, kadınla erkeğin, gelişmiş ülkede yaşayan bir zenginle azgelişmiş ülkede yaşayan bir işsizinki de farklı. Doğa üzerinde yıkıcı etkileri olan ilişki biçimleri; sermayedarların, rantiyelerin, şirketlerin dolgun maaşlı yöneticilerinin, doğayı sermayenin hizmetine sunan siyasetçilerin ilişki biçimleri. İşin kötü yanı bu kesimler bunu kasıtlı yapıyorlar. Yani farkında olmadıkları bir olgu değil. Çünkü bir altın madeni, termik santral, ormanı tüketen kerestecilik gibi etkinliklerin ne sonuç doğuracağı baştan biliniyor.

Bu kesimler sermaye birikimi, kâr, rant, sürsün diye doğayı yok ediyorlar. Bu nedenle onlardan ilişkiyi değiştirmesini beklemek saflık olur. O ilişkiye son verecek kolektif bir irade gerekir. Öte yandan her gece yatağa aç giden 800 milyon insanın doğayla ilişkisini gözden geçirmesi beklenebilir mi? İlişkinin gözden geçirilmesi, davranış değişikliği için bir farkındalık sorunu olmaktan önce toplumsal yapılarla ilgilidir. Kapitalist toplum, sömürü, baskı, doğaya tahakküm, insana ve doğaya yabancılaşma, kadına baskı, etnik kimlikleri ötekileştirme sorunlarını yaratır, besler, kurumlaştırır. Doğa üzerinde yıkıcı etkisi olan ilişki biçimlerini değiştirmek için o ilişkileri yaratan koşulları değiştirmek zorunludur.

Bu koşullar değişinceye değin eli kolu bağlı beklemek diye bir şey de söz konusu olmaz. Birincisi, o koşullar ancak siyasal bir mücadeleyle, sesini yükseltmekle, öfkeyi talepleştirmekle değiştirilir. Bu bir toplumsal irade inşa etme, emek sömürüsü, toplumsal cinsiyet, etnik kimlik, türcülük zemininde oluşan her türlü ayrımcılığı ve tahakkümü ortadan kaldıracak bir siyasal özne inşa etme mücadelesidir. İkincisi de sömürülen, tahakküm altına alınan, baskıya uğrayanların, kapitalizmde olduğundan farklı bir doğayla ilişki biçimini hayata geçirmeleri mücadelesidir. Bireysel geri çekilme yerine, kapitalizmin dayattığı doğayla ilişki biçiminden farklı olarak doğayla kolektif ilişkileri kurmak, geliştirmek, yaygınlaştırmak… Kâr elde etme, başkasını sömürme, doğayı iktisadi bir değere, metaya dönüştürme, insan olmayan varlıkları ötekileştirme özellikleri olmayan üretim etkinliklerini, kolektif olarak hayata geçirmekten söz ediyorum. Sermaye düzeni salçanın meta olarak marketten satın alınmasını dayatır. Mahallelinin imeceyle salça yapması, ihtiyaca göre paylaşması, köylüler arasında tohum takasının ortaklaştırılması, kredi çeken çiftçinin traktör satın almak yerine ortak köy traktörleriyle tarımsal üretimin planlanması… Bu örneklerdeki gibi, ne kadar az meta üretilirse doğa üzerindeki etki o denli azalır. Böylece, andığım iki mücadele yolu birbirine alternatif değildir, tersine bir arada örgütlenmelidir.

Prof Dr. Aykut Çoban

Font boyutlandır
Kontrast
İzmir Kent Hakkı Merkezi