Biyografi

Ozan Kamiloğlu Bilkent Üniversitesine Fizik bölümünü bitirdi ve ardından kültürel çalışmalar yüksek lisansı yaptı. Londra’da The London Consortium’da kültürel çalışmalar alanında doktora çalışmalarına başladı, Birkbeck Londra Üniversitesinden hukuk doktoru olarak mezun oldu. SOAS ve Essex Hukuk Fakültelerinde çalıştı, İngiliz Ceza Hukuku, Uluslararası Hukuk ve Sözleşme Hukuku derslerini verdi, şimdi de Londra Southbank Üniversitesi hukuk fakültesinde öğretim görevlisi. Araştırma alanı eleştirel hukuk teorisi, hukuk estetiği ve Küresel Güney’in hak mücadeleleri.

Özet

Bu konuşma üç bölümden oluşuyor. İlk bölüm insan hakları tarihine bir bakış atıyor ve farklı insan hakları tarihi yazım biçimlerinin bir özetini sunmayı amaçlıyor. Tarihi yazan aktörlerin haklar tarihinin kendisi ile ilişkisini, bu ilişkinin öznel felsefi arka planını ve sınırlarını kısaca anlamaya çalışıyor. İkinci bölüm Türkiye’de insan hakları mücadelesinin tarihine bakıyor ve küresel tarih yazımında bu yerel tarihin yerini bulmaya çabalıyor. Son bölüm ise kent hakkının bu tarihsel arka plana nasıl bir cevap verebileceğini özellikle topraksız köylülerin hak mücadelesine bakarak kavramsallaştırmayı deniyor.

 

Kent Hakkının Tarihi Üzerine Kısa Bir Not

Söyleşiye eşlik eden bu kısa yazıda kent hakkı kavramının insan hakları tarihindeki yeri üzerine düşünmek isterim. Bunu yaparken hem insan hakları tarihine kısaca bakıyorum hem de o tarihin kabullerini sorguluyorum. Bana öyle geliyor ki, ana akım insan hakları tarihi 1980’ler sonrası ivmelenen kent hakkı ya da köylü hakkı gibi kompozit hak kavramlarını kavramakta oldukça sınırlı kalıyor, çünkü hak kavramını başlı başına bir kurucu söylem olarak tahayyül ediyor. Bu durumda kent hakkı söylemi de diğer ana akım hak söylemlerinden kopyalayarak, ‘kentte yaşadığımız için sahip olduğumuz haklar’ gibi daha ‘evrenselci’ hatta mitik bir yere hapsolma tehlikesi içeriyor. Bundan kaçınmanın yolu bana kalırsa hak kavramının muğlak yapısını çekinmeden tartışmak ve bu muğlaklığın farklı zaman ve yerlerde birbirinden çok farklı biçimlerde sağladığı güçsüzleri savunma olanağına vurgu yapmak. Bu çerçevede kent hakkı kavramı da şehirlerin neo-liberal paylaşımına bir direnç imkânı olarak ortaya çıkan ve ancak böyle kaldığı sürece yaşayabilecek bir teorik imkân.

İnsan hakları kadar nereden geldiği, nereye gittiği, neye yaradığı, kimin kullandığı muğlak başka bir kavram var mı, doğrusu bilemiyorum. Etienne Balibar da insan haklarının muğlaklığından bahseder, zira hem demokrasinin yaratılması ile ilişkili başkaldıran bir yanı hem de mevcut duruma veya baskı rejimlerine meşruiyet katan bir yanı vardır (1). İnsan hakları tarihi de çok kaba bir biçimde bu muğlaklığı yansıtır. Eğer illa Fransız devrimi ve ilk evrensel bildirgelerden başlayacaksak bu tarihi anlatmaya, ilk akla gelen dünyanın birçok ülkesinde vuku bulan bu burjuva devrimlerinin hangi hakları yarattığı olmalı. Büyük bir eşitlik ve özgürlük anlatısı ile yürüyen büyük isyanların ya da savaşların sonucu olan bu devrimler seçme ve seçilme hakkından, mülkiyet hakkından, kanun önünde eşit yargılama hakkından dem vurur. Nitekim eşitlik, medeni ve siyasi haklar ile sınırlıdır, çünkü zamanın toplumsal çelişkileri ve sınıf çatışmaları bu haklar dolayısı ile zuhur eder. Büyük bir kazanım ve bir o kadar büyük bir kayıp…

Bu aydınlanma dönemi isyanlarına baktığımızda gördüğümüz bir başka muğlaklık da yeni rejimin aktörlerine dairdir. Nitekim aydınlanma devrimleri erkek ve Avrupalıdır. Devrimler dönemin Avrupa-merkezli ve erkek-egemen yapısına rağmen değil, o yapıyı yeniden yaratan şekilde, hatta belki de o yapı sayesinde var olan eşitlik biçimleri. Balibar’a dönersek, eşitlik gibi ‘devrimci’ bir kavram bile nasıl hem başkaldırının motoru hem de başkaldıramayanların bedenleri üzerine kurulu yeni rejimin meşruiyetini sağlayan bir şey haline geliyor. Kadın Hakları Bildirgesi’nin yazarı feminist Olympe de Gouges “Nasıl ki kadınların giyotine gitme hakkı varsa, münazara hakkı da olmalı” diye isyan ederken acaba Robespierre tarafından giyotine yollanacağını hayal etmiş miydi? Ya da dünyanın ilk büyük ve başarılı köle isyanının devrimci lideri Fransız Toussaint Louverture isminin bugün dahi Fransız liselerinde neredeyse hiç öğretilmeyeceğini tahmin eder miydi? 

Peki ya yirminci yüzyılın işçi sınıfı isyanlarının ana akım hak mücadeleleri anlatısından neredeyse tamamen çıkarılmış olmasını nasıl anlamalıyız? İngiltere’de başlayan sanayi devriminin doğal bir sonucu olan işçi sınıfı ile burjuvazinin arasındaki çatışma hak kavramına hiçbir alan açmıyor mu? Ekim Devrimi’ne kadar birçok farklı ülkede gördüğümüz işçi sınıfının eşitlik isyanları bir şekilde ana akım hak anlatısından çıkmış durumda. Bu bir tarafta Marks’ın aydınlanma devrimlerine bakınca gördüğü hak kavramını eleştirmesinden kaynaklı olsa gerek, ama bu devrimleri birçok başka büyük isyan izledi ve tüm bu eşitlik mücadelelerini Marks’ın geçmişe bakınca görebildiği tek biçime, aydınlanma mücadelelerine indirgemek sanırım tarihi reddetmek olur. Sömürgecilik karşıtı mücadeleler, Bolşevik devrimi, 60’ların gençlik isyanları, alternatif küreselleşme ağları, darbe karşıtı hareketler, çevre mücadeleleri, topraksız köylüler, evsiz şehirliler, borçlu gençler… Bana öyle geliyor ki hak mücadeleleri tarihini burjuvazi ve sivil topluma hapsetmek Olympe de Gouges’a, Toussaint Louverture’a, Paris Komününe büyük bir haksızlık olur. Hak kavramını tüm eşitlik, adalet ve özgürlük mücadelelerini kapsayan bir yere koymaya çalışmak değil önerdiğim, ama insanlığın mücadeleler atlasında diğer mücadelelere eşlik eden, onları destekleyen ya da tamamlayan bir yeri olduğu iddiası. Ve bu yer, hak kavramının karanlık yüzünü, yeni mücadelelere karşı eski rejime meşruiyet veren yanını da reddediyor değil.

Böyle bir tarihsel arka plana bakarken, kent hakkını nereye yerleştireceğiz, neyin karşısına koyacağız? Samuel Moyn’un Son Ütopya kitabında ileri sürdüğü tarih yazımı bize biraz bunu görme imkânı veriyor sanırım. Moyn bu kitapta bugün kullandığımız anlamıyla insan hakları kavramının 1970’lerden sonra Amerika başta olmak üzere Batı ülkelerinin sömürgecilik karşıtı ya da Marksist hareketlerin ütopyacı düşlerine karşı geliştirdiği bir söylem olduğunu iddia ediyor. Bu anlamda bu yeni insan hakları anlatısı küresel kapitalizm ile oldukça uyumlu bir şekilde devlete karşı bireyi kurgulayan, Sovyet karşıtı bir anlatıdan başka bir şey değil. Küresel kapitalist rejim bu anlamda yaptığı tüm gaddarlıkları, katliamları, kurduğu sömürge düzenini örtmeye yarayacak dini insan haklarında bulmuş durumda. Fakat Moyn’un özellikle Af Örgütü’ne bakarak yazdığı tarihin de unuttuğu toplumsal hareketler var. Bunlardan birisi La Via Campesina hareketinin öncülüğünü yaptığı köylü hareketleri. Neo-liberalizmin 70’ler sonrası IMF, Dünya Bankası gibi kurumların da yardımı ile kurduğu küresel borç rejimi ve yoksul ülkelere dayattığı ‘acı reçetelere’ bir isyan hareketi olarak da görülebilir La Via Campesina hareketi. Çokuluslu şirketlerin istekleri ve onların hamileri olan, çoğunluğu Batılı devletlerin baskısı ile oluşturduğu bu geç kapitalist biçime ve sanayileşmiş tarıma (agro-industrial complex) karşı köylü direnişini örgütleyen hareket, 2018 yılında yıllar süren bir mücadelenin ardından Birleşmiş Milletler Köylü Hakları Bildirgesini geçirmeyi başardı. Burada gördüğümüz aslında yine hak kavramının nasıl toplumsal mücadelelere eklemlendiği, onları güçlendirdiği ve yeni imkânlar sunduğunun güzel bir örneği. Bunu takip eden soru doğal olarak benzer bir kent hakkı kavramının örgütlenme şansının olup olmadığı. 

Sanırım şimdi elimizde kent hakkı mücadelesine dair bir çerçeve var; kapitalizmin neo-liberal biçimi tarafından yoksullaştırılmış ve borçlandırılmış kitlelerden yana bir eşitlik mücadelesi. Kentlilerin değil yoksul kentlilerin hak hareketi. Büyük bir borç rejiminden başka bir şansı olmayan, devalüasyon ile emeği iyice ucuzlayan ülkenin, şehirleri bir rant kapısı olarak görmekten başka şansı olmadığını sanan belediyeciliğine karşı bir mücadele. ‘Keşfettiği’ kıtaları, işgal edeceği ülkeleri bir boşluk olarak gören sömürgeci biçimin bir tezahürü olarak şehirlerin yoksul mahallelerini kapitalin planlarına sunulmak üzere boş sayan, orada yaşayanları, oradaki hayatı baş edilmesi gereken bir engel olarak gören yönetim mantığı ile mücadele. Hak kavramının taşıdığı devletten ya da uluslararası kuruluşlardan tanınma, görülme ve korunma talebini kent yoksullarının hayat mücadelelerine destek olacak bir şekilde araçsallaştırma. Bireysel yerine sınıfsal ve toplumsal olana vurgu. Kapitalin kurduğu akıllı şehirlere (smart city) karşı yoksullardan yana eşit şehirler ağları. 

Hak mücadelesinin kendine özgü sınırları var, çünkü yüzünü devlete dönmek, devletten beklemek zorunda. Hannah Arendt’in deyimi ile sadece haklara sahip olma hakkı olanların, makbul vatandaşların, görülenlerin, duyulanların haklarını savunmada etkili. Kent gibi çok katmanlı bir yapıyı hak kavramının sınırları dahilinde kavramak da oldukça güç. Fakat tüm bu teorik ve pratik engellere rağmen kent hakkı kavramı kent yoksullarına bugün bir imkân sunuyor; görünür olma imkânı. Yeryüzünün lanetlilerinin başka bir hak mücadelesi atlası var ve hak kavramını direniş mücadelelerinin literatürüne katmak onu elbette zenginleştirecektir. 

(1) Etienne Balibar, ‘On the politics of human rights’ (2013) 20 Constellations 18.

Font boyutlandır
Kontrast
İzmir Kent Hakkı Merkezi