Biyografi

Hatice Kurtuluş

Kamu yönetimi alanında lisansını, şehir planlama alanında doktorasını yaptı. Fakat kendisini, siyaset bilimi ve şehir planlama alanından ziyade, onlardan bolca beslenen kent sosyolojisi alanında çalışan biri olarak görüyor. Kant’tan bu yana birbirinden koparak iki bağımsız disiplin haline gelmiş tarih ve coğrafyanın, birbirleriyle konuş(a)madıkları mekânsal çözümleme girişimlerinin pek çok zafiyet barındırdığını düşünüyor ve çalışmalarında bundan kaçınmaya gayret ediyor.

İstanbul’un kentleşme deneyimi en çok çalıştığı alan. Henri Lefebvre, Walter Benjamin, Doreen Massey, Marshall Berman, Pierre Bourdieu ve elbette modern kentin inşasının aynı zamanda modern sınıfların eşitsiz mekânsal inşasının en önemli temsili olduğunu bize çok erkenden söyleyen Engels’in modernite ve modern kent üzerine yazdıkları, farklı disiplinlerin karmaşık, loş dehlizlerinde kaybolduğu zamanlarda yeniden yeniden baktığı kutup yıldızları.

Şu aralar, İstanbul’un sınıfsal coğrafyası içinde yaşlıların konumuna merak sarmış durumda.

Özet

Hatice Kurtuluş, konuşmasında, kent hakkı kavramının modern kentin sürekli olarak, üst üste ve genişleyerek yeniden inşa sürecinde bir devrimci tutum arayışı olarak öneminden bahsedecek. Bu kavramın neden modern zamanın kutsallarından olan mühendisliğe ve ondan doğan şehir planlamaya dair ezber bozan bir eleştiriyi barındırdığını anlatıyor. Modern kenti kuran “yaratıcı yıkımın” kentlilerin yaşamak istedikleri mekânı inşa etmesine mi yoksa kendileri için planlanmış bir mekânda yaşamaya zorlanmasına mı kaynaklık ettiğine dair ipuçlarını bize sunuyor. Lefebvre’nin kullandığı daha çok bir düşünsel arayışı ifade eden kent hakkı kavramı yerine bu kavramı ete kemiğe büründürmeyi denerken düşünsel derinliğinden uzaklaştıran Harvey’in yorumunun neden daha çok rağbet gördüğünü analiz ediyor.

Başka Bir Kentin Mümkün Olduğuna Dair Düşünsel Bir Dayanak Olarak Kent Hakkı

Kent Hakkı kavramı, özellikle 2000’li yıllarda yeni liberal kentleşme süreçlerin yarattığı mekânın emekçi sınıflar aleyhine yeniden paylaşılmasına, kentin ekolojik ve kültürel varlıklarının sermaye grupları tarafından yağmalanmasına karşı oluşan kentsel toplumsal hareketlere yeni bir politik dil sağladı. Bu yağmaya karşı kenti savunmanın aynı zamanda kenti yapanların kendilerini savunmaları anlamına geldiğine dair devrimci bir öz taşıyordu kent hakkı kavramı. Dolayısıyla kavramın içi farklı kentsel hareketler tarafından (sınıf mücadelesi, ekoloji, toplumsal cinsiyet, barınma, politik temsil/katılım, vd.) farklı biçimlerde doldurularak yaşadığımız kente dair taleplerimize ve itirazlarımıza meşruiyet kazandıran bir dayanak olarak olarak araçsallaştırıldı.  Ancak kent hakkının somut bir hak olarak uygulanabilir bir yasal çerçeve içinde tanımlanması o kadar kolay değil. Çünkü kent hakkı Lefebvre tarafından somut bir hakkın üstünde soyut/düşünsel/felsefi bir hak tahayyülü olarak ileri sürülüyor. Harvey’in yorumunda kent hakkının insan hakları hukuku içinde yeni nesil bir insan hakkı olarak tanınması talep edilirken, diğer yandan bunun içeriğinin nasıl oluşturulacağı konusu o kadar açık değil. Örneğin barınma hakkına bir kent hakkı olarak yasal anlamda bir düzenleme getirilmek istendiğinde bu hakkın neredeyse tüm modern devletlerde zaten anayasal olarak var olduğu ama uygulanmadığı görülüyor. Aynı şekilde ekolojik varlıkların yağmalanması, kentte yaşayan tüm canlı varlıkların sağlığını tehdit eden uygulamalar/faaliyetler, ortak kültür mirasını ya da coğrafi özgünlükleri zarar vermek, vb. zaten yasal düzenlemelerle yasaklanmış olmasına rağmen gerçekleşmiyor mu? Diğer yandan insan hakları odaklı liberal yaklaşımlarla yola çıkılarak, kent hakkı yeni nesil bir “insan hakkı” olarak ele alındığında, kente ait olan bütün diğer canlılar ve cansız varlıklar ancak insan canlısının “üstün” hakları çerçevesinde ele alınabilir oluyor. O nedenle kent hakkı kavramının içinin yeni nesil insan hakları ile doldurarak ete kemiğe büründürme girişimi kavramın kapsayıcılığını azaltıyor, felsefi tahayyülünü sınırlıyor. 

Bu nedenle Henri Lefebvre’nin 1960’ların sonunda yazdığı yazılarda kullandığı kent hakkı (Le Droit à la Ville / The right to the city) kavramının odağı ile David Harvey’in 2008’de New Left Review’a yazdığı “Kent Hakkı” başlıklı makalesinde kullandığı kent hakkı kavramının odakları farklıdır. Harvey bu makalesinde kent hakkını yeni nesil bir insan hakkı olarak gördüğünü, “Kent hakkı… kentlerimizi ve kendimizi yapma ve yeniden yapma özgürlüğünün en değerli ama aynı zamanda en çok ilgisiz kalınmış insan haklarımızdan biridir.” satırlarıyla açıkça ifade etmektedir. Oysa Lefebvre kent hakkı kavramıyla, insan hakları gibi somut, tanımlanabilir, yasal düzenlemelerle güvence altına alınabilir bir insan hakkından değil, bir kentin sakinlerinin (o yapıtı meydana getirenlerin) o kenti dönüştürme hakkından bahsetmektedir.  İnsan haklarından farklı olarak bir hakkın yasal çerçevede tanınmasından öte, o hakka, o kentin (yapıtın, eserin) oluşumuna kendi varlığı ile katıldığı için sahip olmaktır. Bu nedenle özgürlük, toplumsalın içinde birey olma, çevre (habitat), barınma, katılım, vb. için bir temellük (sahiplenme) hakkından bahseder. Buradaki temellük hakkı mülkiyet hakkı gibi klasik bir insan hakkına karşı kent hakkından doğan hakları içeren üstün bir haktır (1967; 1968;). Lefebvre ilk defa 1967 yılında L Homme at la Societe Dergisinde “Le droit a la ville” başlığıyla 6 sayfalık bir makale yazmış ve bu makalenin geliştirilmiş versiyonu 1968 yılında aynı başlıkla kitap olarak yayınlanmıştır. İngilizce çevirisi ise Lefebvre’nin diğer eserlerinde olduğu gibi neredeyse yayınlandıktan 30 yıl sonra 1996’da yayınlanmıştır. 1990’lı yıllar yeni liberal ekonomi politikalarının sermayenin küresel hareket hızıyla birleşerek bütün dünyada kentleri radikal biçimde dönüştürdüğü yıllardır. Bu dönüşümde kenti değiştirme, dönüştürme hakkına o kenti bir yapıt gibi yapanlar değil, planlama yetkisini elinde tutan siyasi iktidarlar eliyle sermaye sınıfı fütursuzca el koymuştur. Tam da bu sırada kent sakinlerine bu sürece müdahale etme, yapıtlarına sahip çıkma hakkının, yasal bir düzenlemeye gerek olmadan var olduğunu öne süren Lefebvre’nin eseri İngilizceye çevrilecektir. Bu çeviri sayesinde kavram Fransızca konuşulan dünyanın sınırlarını aşarak kenti sahiplenmeye dair güçlü bir savunma meşruiyeti sağlayacaktır. 

Lefebvre 1968’de kitabına yazdığı önsözde ileri sürdüğü kent hakkının bazılarını rahatsız edecek saldırgan bir yaklaşım olarak görüleceğinden söz eder. Çünkü her şeyin sistematik hale getirildiği ve herkesin bir sisteme dahil edildiği, ufku kapatan bu sistematikliği eleştirmekte ve şöyle demektedir:

Çünkü muhtemelen her okuyucu, sistematik hale getirilmiş veya sistematik hale getirilme sürecinde olan bir dizi fikre zaten sahip olacaktır… Şimdi tüm sistemler ufku kapatmak için yansımayı kapatma eğilimindedir.  Bu çalışma, ufku ve yolu göstererek, başka bir sistemle ikame etmek değil, olasılıklara yönelik düşünce ve eylem yoluyla açılmak, sistemleri parçalamak istiyor.  Biçimciliğe meyilli bir düşünme biçimine karşı açılma eğiliminde olan bir düşünce mücadeleyi yönlendirir.”

Burada Lefebvre kenti sahiplenmenin bir mücadele gerektirdiğini ve bu mücadelenin dayanağı olacak bir düşünme biçimi önermektedir. O nedenle kent hakkı kavramını sistematik, yasal olarak düzenlenmiş bir hak ya da haklar silsilesinden ziyade dönüştürme, değiştirme ve sahiplenme hakkı olarak, kente dair devrimci bir düşünsel çağrı (haykırış) ve kendine ait olanı isteme, geri alma hakkı olarak, soyut bir çerçevede tartışır. Bu çerçeve bize günümüz kentlerinde kentin sahiplerinin (mülkiyet olarak değil, onu ortak bir yapıt gibi meydana getiren herkes, her şey) dahil olamadıkları, kendilerine rağmen gerçekleşen bu dönüşüme karşı durmanın haklılığına dair güçlü bir düşünsel zemin sağlamaktadır. Nitekim Lefebvre’de düşünsel, soyut bir kavram olan kent hakkını, yasal süreçlerle somutlaşabilecek yeni nesil bir insan hakkı olarak ele alan Harvey sayesinde kavram, dünyanın pek çok yerindeki yeni kentsel toplumsal hareketlerin ve mekânın giderek derinleşen eşitsiz sınıfsal paylaşımına karşı mücadelelerin yeni politik dayanaklarından biri haline gelmiştir. Yeni liberal kentleşme politikalarıyla, kentlerin kenti yapanların ihtiyaçlarına ve arzularına göre değil de sermayenin çıkarlarına göre dramatik biçimde dönüştürüldüğü bir dönemde Lefebvre’nin kent hakkı kavramı güçlü bir karşı duruş pozisyonu, müdahale etme, sahiplenme/el koyma meşruiyeti sağlamaktadır. Tam da bu nedenle kent hakkı kavramının bu düşünsel zeminden yasalarla belirlenmiş bir insan hakkı statüsüne indirgenmemesi gerekir. Çünkü kent hakkı bir yanıyla kenti yapan toplumsal sınıfları bu yapıtları üzerindeki haklarına yönelik sürekli ve değişen saldırılar, yağmalar, gasplar karşısında bir savunma zemini sağlarken; diğer yanıyla da onların kenti kendi talepleri ve tahayyülleri doğrultusunda değiştirme, yeniden kurma hakkını da içermektedir. Kent hakkına sadece meşru bir savunma zemini sağlayan bir sahiplenme hakkı olarak değil aynı zamanda bir yapma hakkı olarak da yaslanmak gerekir.

Burada akla gelen en önemli soru, bu denli tüketime yönlendirilmiş, kurulmuş sistemler içinde (fizik çevre, sosyal çevre, kültürel çevre) yaşamaya zorunlu kılınmış, yaşadığı kenti bir tüketim sahnesi/pazar yeri ve evle işi arasında kat edilen bir düzlem/yol olarak gören kentlilerin kentlerin kendilerinin eseri olduğuna ve ona hakları olduğuna dair bir düşünme biçimine nasıl geri dönecekleridir. Dünyadaki yeni toplumsal hareketler içinde kentsel savunmaların ve kentsel/ekolojik müştereklerin böyle bir bilinci yaygınlaştırmaları açısından önemli bir öncülük üstlenseler de Harvey bu hareketlerin birbirine sıkı biçimde bağlı olmadıklarını ifade etmektedir. Taleplerin parçalılığı ve bazen de birbirleriyle çelişmeleri kent hakkı kavramının bütüncül bir değiştirme hakkı olarak değil, yasal düzenleme taleplerinin olduğu somut çevre, barınma, katılım, vb. haklara indirgenerek ele alınmasından kaynaklanmaktadır. Harvey bu birbirinden bağımsız hareketlerin ortak taleplerinin artı-üretim ve kullanımı üzerinde daha büyük demokratik denetim olması gerektiğini söylemektedir. Harvey’e göre kentsel süreç artık kullanımının önemli bir yolu olduğundan onun kentsel yayılması üstünde demokratik denetim kurmak kent hakkını oluşturur. Ancak bu denetim için dahi öncelikle kentlinin Lefebvre’nin ifade ettiği gibi kentlinin tüketime yönlendirilmiş ve sistematikleştirilmiş gündelik yaşamında kenti değiştirme istencinin yeniden edinmesi gerekir. 

Bunun için demokratik yerel siyaset içine kent hakkı kavramının daha etkin bir biçimde girmesi gerekir. Kentlinin yaşadığı ve yapımında rol aldığı kentin nasıl bir yer olmasını istediğine dair taleplerini ortaya çıkaracak bir kent bilgisine erişmesi, yönlendirilmiş olduğu tüketimden ve içinde hareket etmeye zorlandığı kentsel sistemlerden çıkışını sağlayacak bir açılma yaratabilecektir. Demokratik yerel siyaset kentlinin sosyal hakları ve kentsel hizmetlere erişim hakkı kadar kentlinin kentini değiştirme ve temellük hakkını da güçlü bir biçimde siyaset alanına katmalıdır.  Bu nedenle özellikle kentlileri temsil eden ve onlar adına karar alan yerel yönetimlerin kentliyi kente yeniden dahil edecek, kente olan hakkını ona yeniden hatırlatacak eğitim programları yapmaları gerekir. Bu eğitimler, kentleri küçük bir yönetsel azınlığın ve sermaye gruplarının kendi arzuları ve çıkarları doğrultusunda değiştirmelerini sağlayan yasayla düzenlenmiş haklara (plan, iskân, ruhsat, kamulaştırma, vd.) karşısına kentlilerin daha güçlü ve meşru bir hakla, kent hakkı ile çıkmalarını sağlayabilir.  Dolayısıyla küçük bir azınlığın kentsel istilasına karşı başka bir kenti mümkün kılmak üzere güçlü bir politik zeminin oluşmasının düşünsel dayanakları örülebilir. 

Font boyutlandır
Kontrast
İzmir Kent Hakkı Merkezi