Biyografi

Arif Ali CANGI 

13.03.1964 tarihinde Mersin’in Mut İlçesi Yapıntı Köyü’nde doğdu. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden, 1993 yılından beri İzmir’de avukatlık yapıyor.

İki dönem Çağdaş Hukukçular Derneği İzmir Şubesi’nde, iki dönem İzmir Barosu Yönetim Kurulu Üyesi oldu. Baro Yönetim Kurulu üyeliği döneminde; İnsan Hakları Merkezi, Kent ve Çevre Komisyonu, Çeteleşmeye Karşı Hukukun Üstünlüğü Komisyonu ve Cezaevi Komisyonu koordinatörlüğü görevlerini üstlendi. .Ekim 2008’de yapılan İzmir Barosu Genel Kurulu’nda Çağdaş Avukatlar Grubu tarafından Baro Başkanlığına aday gösterildi. 

Bergama-Ovacık Altın Madeni ile başlayan “siyanür liçi yöntemiyle altın madeni işletmesi’ne karşı faaliyet gösteren İzmir-Bergama, Eşme, Sivrihisar, Havran/Küçükdere Elele Hareketi’nin 2003-2004 döneminde İzmir Barosu adına dönem sözcülüğü görevini yürüttü. 

Bergama’da bulunan 1800 yıllık Allianoi Antik Sağlık Yurdu’nun baraj suları altında kalmasını önlemek, kazıların tamamlanması, yerinde korunması ve gereken restorasyonun yapılarak gelecek kuşaklara aktarılması konularında çalışmalar yapan Allianoi Girişim Grubu’nun Eylül 2004- Mart 2006 arasında dönem sözcülüğü görevini üstlendi.

Ege Bölgesinde doğal ve kültürel değerlerin korunması için çalışmalar yapan demokratik kitle örgütleri, sivil toplum örgütleri ile bireysel katılımcıların oluşturduğu EGEÇEP Ege Çevre ve Kültür Platformu’nun Aralık 2006- Ocak 2008 arasında sözcülüğünü yaptı.

Önce Özgürlük ve Dayanışma Partisi (ÖDP)’nde aktif siyaset yaptı, ardından kapanıncaya kadar Eşitlik ve Demokrasi Partisi (EDP) İzmir İl Başkanlığı görevini sürdürdü, 25 Kasım 2012’de kurulan Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi’nin (YSGP) kurucu eş sözcülüğü görevini üstlendi, şu anda YSGP’de siyasi çalışmalarını sürdürüyor.

Akkuyu Nüklere Santralı Projesine yönelik davaları ve Gaziemir’de ortaya çıkan nükleer atıklar ile Manisa/Köprübaşı ve Söke/Kisir’deki uranyum madeni kirliliği ile ilgili çalışmaları nedeniyle 2016 yılında Nükleersiz Gelecek ödülü aldı.

Bireysel ve örgütlü olarak, doğal ve kültürel değerlerin, sağlıklı çevrede yaşama hakkının korunması alanındaki çalışmaları sürüyor. 

Arif Ali CANGI; Deniz ve Zeynep adında iki kız çocuğu babası.

Özet

Söyleşi, kent üzerine yeniden düşünmeyi amaçlıyor: Kent rantın paylaşım alanı mı, müştereğimiz mi? 

En önemli “müştereğimiz” olan kentlerin ekolojisini, kent hayatını, sağlıklı ve insan onuruna yaraşır bir şekilde yaşama hakkını ve bu çerçevede kent hakkının kapsamını konuşuyoruz.

“İzmir kentinin hayatını çok yakından etkileyen su, hava ve toprak kirliliğinin önüne nasıl geçmeli, talan edilen doğal ve kültürel varlıkları korumak için ne yapmalı?” sorularına hep birlikte cevap arıyoruz.

 

Kentin Ekolojisi ve Kent Hakkı

– Kenti Yeniden Düşünmek –

Kentler, sosyo-kültürel ve ekonomik etkinliklerin yoğun biçimde gerçekleştiği yaşam alanlarıdır. Doğal çevreden çok yapay çevrenin baskın olduğu alanlar olması kentlerin ekolojik sistemlerin bir parçası olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz.

Kentlerde de bütünlük, öz denetim, sınırlılık, çeşitlilik, yok olmama gibi ekolojik sistemlerin işleyiş ilkeleri geçerlidir. Kent ekolojisi, toplumsal olanla, ekolojik olanın birlikte ele alındığı bütünsel bir yaklaşımdır.

Kent ekolojisinde bütünsellik anlayışı, kentleri var eden tüm sistemlerin kentlerin yaşam kalitesi ile ilintili olarak ele alınmasını gerekli kılmaktadır. Kent ekolojisi, mimariyi, estetiği, işlevselliği, sağlığı içerecek biçimde kentin yaşam kalitesini tanımlamaktadır. Kentlerin yaşam kalitesi ve kent ekolojisi, kentlerin sürdürülebilirliği ile yakından ilişkilidir.[1]

Ekolojik Kent Yaklaşımı

Kentlerin karşı karşıya kaldığı çevresel sorunlara çözüm üretmek amacıyla bugün artık ekolojik kent yaklaşımı ortaya atılmıştır. Ekolojik kent, yeni kentlerin geliştirilmesi ve mevcut olanların yeniden düzenlenmesini kapsar. İklim değişikliği bunu zorunlu kılıyor.

Şubat 2022’de açıklanacak olan IPCC VI. Değerlendirme Raporu hazırlık çalışmaları devam ediyor. Bu çalışmalardan “İklim Değişikliğinin Etkileri, Uyum ve Kırılganlık” rapor taslağı geçtiğimiz günlerde kamuoyuna sızdı. Buna göre;

  • İklim değişikliği ile gelen değişime dünya üzerindeki yaşam, yeni türler ve ekosistemler oluşturarak uyum sağlayabilir. Ancak insan bunu yapamaz. Farklı bir türe dönüşemez.
  • Küresel sıcaklık artışının +1,5 C olması halinde, kentsel alanlarda yaşayan 350 milyon kişi daha da artacak kuraklık nedeniyle su kıtlığına maruz kalacak.
  • Aralarında Akdeniz, Güneydoğu Asya, Orta Çin, Doğu Brezilya ile kıyı şeritleri gibi alanlarda eş zamanlı kuraklık, ısı dalgaları, fırtınalar, orman yangınları, seller gibi çoklu (birden çok) iklim felaketiyle karşılaşma bekleniyor.

Krize dönüşmüş olan iklim değişikliğinin sonucu olan aşırı iklim olayları, beraberinde yaşanan salgınlar, dünyanın geldiği aşamada artık ekolojik kent yaklaşımı da yetmiyor. Her alanda olduğu gibi kente dair de yeniden düşünmek, yaşamın sürdürülmesini sağlayacak zihniyet değişikliğine ihtiyaç var. Bunun için kentin ekolojisi kavramını ortaya atabilir miyiz?

Doğayla ve toplumla uyumlu kenti nasıl inşa edebiliriz? Doğayla bütünleşik kent, doğaya uyumlu planlama ile işe başlanabilir. Rant için değil müşterek iyiliği gözeten bir kent yaşamının kurulması, kentin yönetim biçimine de bağlı olacaktır. Özetlemek gerekirse bu yönetimin, merkezi yönetimden ve çeşitli güç odaklarından özerk, katılımcılığa dayalı demokratik bir yönetim olması gerekmektedir.

 Kent/li Hakkı/Sorumluluğu

Kent/li hakkı, kısaca kentte yaşayanların ekonomik, toplumsal, kültürel, çevresel ve siyasal gereksinmelerine ulaşabilmeleridir.

Kent/li sorumluluğu, kent hakkının korunması için, eylem ve etkinliklerde bulunma, örgütlenme, kente dair kararlara katılma, bilgi talep etme ve denetlemeyi kapsar.

Kent ve kentli haklarının tarihsel temellerini 1871 Paris Komünü’ne kadar götürenler vardır. Gerçekten de 19 Nisan 1871 tarihli Bildiri, Beledi Özgürlüğün yanı sıra, bireysel özgürlük, vicdan özgürlüğü ile çalışma özgürlüğünün güvence altına alınması; toplumsal olaylara ve karar alma süreçlerine yurttaşların katılımı, düşünceyi ifade etme özgürlüğü; kentte düzeni sağlamak için savunma güçlerinin örgütlenmesini kapsıyordu.

Kent hakkı kavramını ilk olarak Paris’teki 1968 öğrenci ayaklanmasının tam öncesinde Henri Lefebvre ortaya atmıştır. Lefebvre, kent hakkı kavramını 1968 tarihli Kent Hakkı makalesi[2] ve 1970 tarihli Kentsel Devrim[3] kitabında ele almıştır. Ona göre; kent ala­nları sermaye birikimi için önemli hale gelmiştir, öte yandan sosyal yaşam ve kültürün sınıfsal temellere oturduğunu ortaya çıkarmıştır. Lefebvre, bu kavramın ifade özgürlüğü, oy kullanma gibi politik hakların üstünde bir hak olduğunu ileri sürmüştür. Lefebvre’nin yaklaşımını, konut, sokak yaşamı, ulaşım biçimleri, ticari binalar ve kültürel yapılar gibi kapitalizmin sosyal ve kültürel yönüne karşı eleştiri ve bir bakıma sosyalist politika geliştirme deneyimi olarak görebiliriz.

Lefebvre’in ortaya attığı Kent Hakkı kavramı uzun yıllar tartışılmıştır. Kent hakkı kavramı üzerindeki tartışma zamanla sönümlense de 2000’li yıllarda kent hakkı toplumsal hayatın baş gündemine oturmuştur. Özellikle kentsel dönüşüm ve soylulaştırma süreçlerinde yerinden edilmekle karşı karşıya kalan yoksulların kendi yaşam mekanlarında kalmaları ve tüm toplumsal grupların kamusal mekanları kullanabilmeleri kent hakkını yeniden gündeme getirmiştir.

Kent hakkı, artık insan hakkı temelli, kolektif politik bir hak olarak kabul edilmeye başlanmıştır.[4] Kentsel ekonomik kaynakların kontrolünün ele geçirilmesi için yürütülen ortak mücadele bireysel vatandaşlık haklarının ötesine geçmiştir, Toplumsal ilişkiler içinden kaynak ve mekanların kurulum, dağıtım ve kullanımını temel almaktadır.

Kent hakkı kavramına son yaklaşım, Gough’un,[5] temelde politik bir hak olmadığını iddia ettiği yaklaşımıdır. Gough’a göre, kent hakkı kavramının mevcut kullanımı, dayandığı eşitlikçi bir kentleşme, çalışma hakkı, gerekli yerlere ulaşma hakkı, sağlık, eğitim ve konut hakkı gibi somut kaynaklar üzerindeki hakkı talep ederek ilerleyemez. Çünkü bu talepler, hangi kalitede iş, sağlık hizmeti ve konut gibi soruların yanıtını veremeyeceğinden talepler zayıf kalır. Kent hakkı kavramını insan hakkı yani politik bir hak olarak değil, toplumsal ilişkiler içinde kaynakların ve mekanların nasıl kurulduğu, dağıtıldığı ve kullanıldığı soruları etrafında ele almak gerekir. Bu sorular; yerel radikal politikaların somut finansal kaynaklarını, üretimin örgütlenmesini, mülkiyet biçimlerini ve ihtiyaçları dikkate almak zorunda olduğunu gösterir.

Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı

Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı, yerel yönetimlerin ve bunların seçilmiş temsilcilerinin haklarını teminat altına alan bağlayıcı uluslararası bir sözleşmedir. Belge Avrupa Konseyine üye devletlerce bir sözleşme olarak 15 Ekim 1985’te imzaya açılmış ve 1 Eylül 1988’de yürürlüğe girmiştir. 16 Kasım 2009’da Şart’ın metnini tamamlamak üzere, yerel yönetimlerin işlerine katılma hakkına ilişkin Ek Protokol kabul edilmiş ve 1 Haziran 2012’de yürürlüğe girmiştir. Yerel ve Bölgesel Yönetimler Kongresi, Şart’ı ve Ek Protokol’ü imzalayıp kabul eden Avrupa Konseyi üyesi devletlerin Şart’ın ilkelerini uygulamasını temin etmeleri öngörülmektedir. Yerel ve Bölgesel Yönetimler Kongresi bir Avrupa Konseyi kurumudur. Kongre, Avrupa Konseyinin 47 üye devletinde yerel demokrasiyi güçlendiren yerel ve bölgesel yönetimleri temsil etmektedir.

Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı, Türkiye tarafından 21 Kasım 1988 tarihinde imzalanmış, 3723 sayılı yasa ile kabul edilmiş ve 21 Mayıs 1991 tarih ve 20877 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Bunun yanı sıra sözleşmenin aşağıdaki düzenlemelerine çekince konmuştur:

  • Maddenin 6. paragrafı: “yerel makamlarla ilgili konularla ilgili planlama ve karar alma süreçlerinde onlara danışılması”,
  • Maddenin 1. paragrafı: “yerel yönetimlerin kendi iç idari örgütlenmelerine kendi kararlaştırdıkları yapıya kavuşturmalarıdır”.
  • Maddenin 3. paragrafı: “yerel seçilmişlerin görevleriyle bağdaşmayacak işlev ve faaliyetleri kanunla ve temel hukuki ilkelere göre belirlenmelidir”,
  • Maddenin 3. paragrafı: “vesayete ancak vesayetle korunmak istenen yararla orantılı olması durumunda izin verilecektir”,
  • Maddenin 4. paragrafı: yerel yönetimlere kaynak sağlamada hizmet maliyetlerindeki artışın hesaba katılmasıdır,
  • Maddenin 7. paragrafı: “yapılacak mali yardımların yerel yönetimlerin kendi politikalarını uygulamasında temel özgürlükleri ortadan kaldırmaması, hibe ve şartlı hibe yardımlarından vazgeçilmesi”,
  • Maddenin 2. paragrafı: yerel yönetimlerin haklarını savunmaları için yabancı yerel birimlerle iş birliğine gidebilmeleri, ulusal birliklere katılabilmelerini içerir.
  • Maddenin 3. paragrafı; yerel makamların, kanunla muhtemelen öngörülen şartlar dahilinde, başka devletlerin yerel makamlarıyla iş birliği yapabilmeleri.
  • Maddesi; yerel yönetimlerin kendi yetkilerinin serbestçe kullanımı ile anayasa veya ulusal mevzuat tarafından belirlenmiş olan özerk yönetim ilkelerine riayetin sağlanması amacıyla yargı yoluna başvurma hakkına sahip olmaları.

Avrupa Kentsel Şartı – Kentli Hakları Deklarasyonu;

Avrupa Kentsel Şartı, Avrupa Konseyi Avrupa Yerel Yönetimler Konferansı’nda Mart 1992’de kabul edilmiştir.

Avrupa Kentsel Şartı’nın hedefleri:

  • Yerel düzeyde başarılı bir kent yönetiminin ilkelerini ortaya koyan, geleceğe yönelik bir kentli hakları sözleşmesinin temel ilkelerini belirlemek,
  • Yapılı çevrenin yaşama ve gelişme haklarına olanak tanıyacak biçimde geliştirilmesini sağlamak,
  • Hemen her ülkede uygulanabilir, iyi bir kent yönetimi için gerekli olan ilke ve sorumlulukları tanımlamak,
  • Kentsel yaşam kalitesini arttırmak,
  • Yerel yönetimler için pratik bir kent yönetimi el kitabı oluşturmak,
  • Gelecekteki olası bir kentli hakları kongresi için temel ilkeleri oluşturmak,
  • Şartın ilkelerini yerine getiren kentler için verilecek uluslararası ödüllere temel oluşturmak,
  • Fiziksel çevre ve buna ilişkin yasalarla ilgili yaptırımlar için Avrupa Konseyi’nin katılımını sağlayarak, kent sorunlarına ilişkin gerçekleştirilen çalışmaların sonuçlarının çözümlemesinin yapılmasını sağlamak.

Avrupa Kentsel Şartı, 20 maddelik Avrupa Kentli Hakları Deklarasyonu ile başlamaktadır. Kentlerde güvenlik, sağlıklı çevre, istihdam, konut, sağlık, trafik, spor, kültürler arası bütünleşme, nitelikli mimari ve fiziksel çevre, katılım, ekonomik kalkınma, sürdürülebilir kalkınma, doğal kaynaklar ve değerler, bireysel gelişim, yerel yönetimler arası iş birliği, finansal kaynaklar, eşitlik gibi konuların ele alındığı 20 maddelik Deklarasyon’da kentli hakları ele alınmakta ve bu hakların gerçekleştirilmesi, bireylerin hakları yanında sorumluluklarını da yerine getirmeleri koşuluna dayandırılmaktadır. Aşağıda belirtilen hakların gerçekleşmesi fertlerin, dayanışma ve sorumlu hemşeriliğe ilişkin eşit yükümlülükleri kabul etmesine bağlıdır. Avrupa yerleşimlerinde yaşayan kent sakinleri şu haklara sahiptir:

  • Mümkün olduğunca suç, şiddet ve yasa dışı olaylardan arındırılmış emin ve güvenli bir kent,
  • Hava, gürültü, su ve toprak kirliliği olmayan, doğası ve doğal kaynakları korunan bir çevre,
  • Yeterli istihdam olanaklarının yaratılarak, ekonomik kalkınmadan pay alabilme şansının ve kişisel ekonomik özgürlüklerin sağlanması,
  • Mahremiyet ve dokunulmazlığının garanti edildiği, sağlıklı, satın alınabilir, yeterli konut stokunun sağlanması,
  • Toplu taşıma, özel arabalar, yayalar ve bisikletliler gibi tüm yol kullanıcıları arasında, birbirinin hareket kabiliyetini ve dolaşım özgürlüğünü kısıtlamayan uyumlu bir düzenin sağlanması,
  • Beden ve ruh sağlığının korunmasına yardımcı çevrenin ve koşulların sağlanması,
  • Yaş, yetenek ve gelir durumu ne olursa olsun, her birey için, spor ve boş vakitlerini değerlendirebileceği olanakların sağlanması,
  • Geçmişten günümüze, farklı kültürel ve etnik yapıları barındıran toplulukların barış içinde yaşamalarının sağlanması,
  • Tarihi yapı mirasının duyarlı bir biçimde restorasyonu ve nitelikli çağdaş mimarinin uygulanmasıyla, uyumlu ve güzel fiziksel mekanların yaratılması,
  • Yaşama, çalışma, seyahat işlevleri ve sosyal aktivitelerin olabildiğince birbiriyle ilintili olmasının sağlanması,
  • Çoğulcu demokrasilerde; kurum ve kuruluşlar arasındaki dayanışmanın esas olduğu kent yönetimlerinde; gereksiz bürokrasiden arındırma, yardımlaşma ve bilgilendirme ilkelerinin sağlanması,
  • Kararlı ve aydın yapıdaki tüm yerel yönetimlerin, doğrudan veya dolaylı olarak ekonomik kalkınmaya katkı konusunda sorumluluk sahibi olması,
  • Yerel yönetimlerce ekonomik kalkınma ile çevrenin korunması ilkeleri arasında uzlaşmanın sağlanması,
  • Erişilebilir, kapsamlı, kaliteli mal ve hizmet sunumunun yerel yönetimi, özel sektör ya da her ikisinin ortaklığıyla sağlanması,
  • Yerel doğal kaynak ve değerlerin, yerel yönetimlerce, akılcı, dikkatli, verimli ve adil bir biçimde, beldede yaşayanların yararı gözetilerek, korunması ve idaresi,
  • Bireyin sosyal, kültürel, ahlaki ve ruhsal gelişimine, kişisel refahına yönelik kentsel koşulların oluşturulması,
  • Kişilerin yaşadıkları beldenin, beldeler arası ya da uluslararası ilişlerine doğrudan katılma konusunda özgür olmaları ve özendirilmeleri,
  • Bu deklarasyonda tanımlanan hakların sağlanması için, gerekli mali kaynakları bulma konusunda yerel yönetimlerin yetkili kılınması,
  • Yerel yönetimlerin; tüm bu hakları bütün bireylere cinsiyet, yaş, köken, inanç, sosyal, ekonomik ve politik ayrım gözetmeden, fiziksel veya zihinsel özürlerine bakılmadan; eşit olarak sunulmasını sağlamakta yükümlü olması.

Avrupa Kentsel Şartı II;

Avrupa Konseyi Yerel ve Bölgesel Yönetimler Kongresi, 27-29 Mayıs 2008 tarihlerinde Strazburg’da yaptığı 15. Genel Oturumunda, “Avrupa Kentsel Şartı-II: Yeni Bir Kentlilik İçin Manifesto”yu kabul etmiştir. Bu şartın getirdikleri özet olarak;

  • Kentlerin ve kasabaların günümüzdeki sorunları ile mücadele etmesini olanaklı kılacak bir dizi ortak ilke ve kavram oluşturdu.
  • Kent ve kasabaların sürdürülebilir kentsel mekanlara dönüştürülebilmesi için çeşitli kentsel politika önerileri geliştirilmeye çalışıldı.
  • Kentsel büyümenin denetimi ve kentsel yaşam kalitesinin artırılmasına yönelik kentsel ulaşım politikaları ortaya konuldu.
  • Uygulanması gereken kentsel politikaların temel amacının sosyal ve mekânsal uyum olduğu vurgulandı.
  • Bilgi temelli toplum anlayışı çerçevesinde kentsel kalkınma için bir hedef olarak dijital kentler kurulması isteği belirtildi.

Kent/li haklarımız

  • Sağlıklı, dengeli ve temiz çevre koşulları,
  • Yeterli ve sürekli istihdam olanakları kapsamında çalışma hakkı,
  • Sağlıklı ve ödenebilir koşullarda konut hakkı,
  • Seyahat özgürlüğü,
  • Eğlence, spor ve dinlence olanaklarından yararlanma hakları,
  • Kültürel haklar,
  • Planlı bir mekânda yaşama hakkı,
  • Kent yönetimine katılma hakkı,
  • Kentsel mal ve hizmetlere yeterli ve zamanında erişim,
  • Bireysel gelişimin engellenmemesi ve desteklenmesi,
  • Yeterli yerel yönetim hizmetlerinden eşit biçimde yararlanmak,
  • Ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel alanda eşitlik.

İzmir’in Kent ve Çevre Sorunları

Kent sorunları ile çevre sorunlarının birbirinden ayrılması mümkün değildir. İzmir’in en can yakıcı sorunlarını özetlemekte yarar var.

İzmir’in gelecekte yaşayacağı en önemli sorunu “su”dur. Küresel iklim değişikliği ile zaten azalan temiz su kaynakları, bunun üstüne su havzalarının kirlilik yaratan faaliyetlere açılması. Somut olan Efemçukuru Altın Madeni işletmesi. İzmir’in en önemli su havzası altın madeninin kirlilik tehdidi altında. Kentin su ihtiyacının %40’ını sağladığı Tahtalı Barajı havzasının yüzeysel sınırında bulunan Efemçukuru Köyü’nde tüm uyarılara ve bilimsel tespitlere rağmen 1 Haziran 2011’den bu yana altın madeni işletiliyor. Kayaç yapısı ağır metalden zengin olan bölgede yapılan madencilik faaliyeti sonucunda ağır metallerin aktif hale gelmesi, yer altı ve yüzey sularını kirletmesi riski konusunda onlarca bilimsel rapora rağmen maden çalışmaya devam ediyor. Bu maden yüzünden İzmir’in gelecekteki su ihtiyacı için yaklaşık 200 bin kişinin içme ve kullanma suyunu sağlayacak Çamlı Barajı projesine izin verilmiyor. Bu havza İzmir’in temiz kalmış tek yüzeysel su kaynağı. Burası dışında elde edilen yer altı suları arsenikten zengin, çok büyük miktarlarda paralar harcanarak arsenik arıtma tesisi kuruldu. İzmir’in eksik kalan su ihtiyacı şimdilik Gördes barajından sağlanmaya çalışıyor. Bu arada Gördes barajı tabanı su kaçırdığı için bunda da aksama var, diğer yandan orası da nikel madeni kirliliği tehdidi altında. Düşünebiliyor musunuz; bir şirketin altın madeni işletmesi için Türkiye’nin 3. büyük kentine başka bir havzadan su getiriliyor, İzmir temiz suya muhtaç hale getiriliyor. Düşünebiliyor musunuz; su havzasını denetlemekle yetkili ve görevli olan İzmir Su Kanalizasyon İdaresi (İZSU) kirletici madene sokulmuyor. Mahkeme tarafından yapılan bilirkişi incelemesinde maden işletmesi yüzünden ağır metal kirliliğinin başladığı tespit edildi. Yerel yönetim etkisiz kalmış durumda; altın madeni, merkezi yönetimin tam desteği ile su havzasını kirletmeyi sürdürüyor. Soruna ilişkin hukuksal süreçte tam bir keşmekeş yaşanıyor. Uzayıp giden ve bir türlü sonuçlanmayan davalarla uğraşıyoruz. Ne yapılmalı? Öncelikle İzmir’e temiz su sağlamakla yükümlü olan İZSU’nun ve bizzat İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Sayın Tunç Soyer’in devreye girmesi, İzmir’in sağlığını geleceğini düşünen herkesin her kurumun ses çıkarması, altın madeni değil suyumuzu koruyun talebinde bulunması gerekiyor.

İzmir ve bölgenin çevre sorunları denilince ilk akla gelen yerlerden birisi de Aliağa. Aliağa deyince söyleyecek çok şey var. Petrokimya tesisleri, demirçelik fabrikaları, gemi söküm tesisleri, termik santraller… Gelin termik santraller konusunu konuşalım. Termik Santral ve Aliağa deyince yıllar önce yaşanan çevre hareketi akla gelir. Aliağa’da Termik Santral macerası 30 yıl önce de yaşandı, İzmirliler Konak’tan Aliağa’ya kadar elele oluşturdukları insan zinciriyle bu belayı defetmişlerdi. Bu hareket yargı kararları ile tamamlanan süreç sonunda, bir yandan termik santrali önlemiş diğer yandan Türkiye Çevre Hareketi için güzel bir miras bırakmıştı. Yıllar sonra Aliağa’da yeniden termik santral gündeme geldi ve şu anda yasal olarak verilmiş gayri sıhhi müessese izni olmadan çalışan bir termik santral var. Aliağa, kapasitesinin çok üzerinde kirlilikle boğuşuyor, bu kirlilik sadece Aliağa’yı, Foça’yı, Menemen ovasını değil İzmir kentini ve bölgeyi doğrudan etkiliyor. Diğer yandan küresel iklim krizine çok büyük katkısı var. Bir an önce önlem alınması gerekiyor. Öncelikle yeni hiçbir tesise izin verilmemeli, var olanların da vaz geçilemeyecek olanlar dışındakilerin derhal kapatılmalı, kalanların kirliliğe yol açmayacak şekilde her türlü önlemi alması sağlanmalıdır. Bütün bunların uzmanlardan ve bağımsız katılımcılardan oluşacak çalışma grupları ile tespit ve değerlendirmeleri yapılmalıdır. Daha fazla gecikme olursa, kitlesel ölümler ve bölgemizin yaşanmaz hale gelme riski mevcut.

Körfeze köprü ve tüp geçişi, Turizm adı altında Yarımada’nın talan edilmesi projeleri. Gediz Deltasındaki doğal yaşam alanına çok büyük zarar vereceği için mahkemece iptal edilmesine karşın, Körfez Geçiş Projesi bir türlü gündemden çıkartılmıyor, zaman zaman ısıtılıp ısıtılıp getiriliyor. Ben bunun nedenini turizm adı altında Yarımada’ya biçilen yeni elbise ile doğrudan ilgili olduğunu düşünüyorum. Bu günlerde en önemli gündemimiz bu konu biliyorsunuz. 12.02.2020 tarihli Resmi Gazete yayınlanan Cumhurbaşkanlığının kararı ile İzmir Çeşme Kültür ve Turizm Koruma ve Gelişim Bölgesinin sınırlarının yeniden belirlendi, ilan edilen Çeşme Kültür ve Turizm Koruma Gelişim Bölgesi (ÇKTKGB) alanı yaklaşık olarak 120.170.000 m2’yi (12.017 Hektar) aşmaktadır. Gerence Körfezi batısındaki Çeşme Yarımadası toplam alanı 300.000.000 m2 (30.000 Hektar) olup ÇKTKGB yarımadanın yaklaşık %40’ını kaplamaktadır. Turizm bölgesi sınırları içine deniz yüzeyleri – deniz alanları dahil edilmiştir. Turizm Bölgesi olarak ilan edilen deniz alanı; güneyde Yumru Koy’un açıkları, Mersin körfezi açıkları, Kokar Koy açıkları ile Ege Denizinin deniz alanlarıdır. Bu geniş deniz alanı içinde Cirakan Adası, Böğürtlen Adası ve Carufa Adası, ilan edilen turizm bölgesi sınırları içinde kalmaktadır. Kuzeyde ise Ildırı ve Narlıca Kuzeyinde kalan geniş deniz alanları turizm bölgesi sınırlarına dahil edilmiştir. Karabağ Adası turizm bölgesi deniz alanı dahilinde kalmaktadır. Turizm Bölgesi dışında toplam 11 adet Turizm Merkezi ilan edilmiştir. Turizm merkezleri ile birlikte turizm bölgesi, Çeşme ve Alaçatı merkezi yerleşimleri dışında Çeşme Yarımadasının tamamını kapsamaktadır. Bu şekilde Yarımada turizm bahanesiyle halka kapatılıyor, bölgenin doğal ve kültürel varlığı hesap edilecek, var olan susuzluğa yapılacak devasa turizm tesislerinin tüketimi de eklenince bölge çöle dönecek. Toplumsal tepki sayesinde konuyla ilgili acele kamulaştırmalar geri alındı ancak bu haliyle tehlike geçmiş değil. Bir şekilde bölgenin ekolojisini olumsuz etkilemeyecek, sosyal ve kültürel yapısına, uygun, yerel ekonomiye hizmet edecek, Yarımada’ya özgü bir turizm anlayışında ortaklaşılmalı, o doğrultuda plan ve projeler yapılmalıdır.

Radyoaktif bulaşıklı atıklar. İzmir ve bölgenin çevre sorunları say say bitmez, son olarak Gaziemir’deki nükleer bulaşıklı atıklardan bahsetmek istiyorum. Gaziemir-Karabağlar sınırları içindeki Aslan Avcı Kurşun Fabrikası atıkları içinde çıkan atıklardan söz ediyorum. Türkiye Atom Enerjisi Kurumu (TAEK), kirliliğin Europium-152 (EU 152) radyoaktif kaynaklı, nükleer yakıt çubuklarının ergitilmesiyle oluştuğunu tespit etti. Radyoaktif atıkların Türkiye’ye ithali ve ticareti yasak. Yani yaşa dışı yollarla getirilmiş Gaziemir’deki nükleer atıkların varlığı Nisan/2007’de tesadüfen ortaya çıktı, Aralık/2012’ye kadar kamuoyundan gizlendi. Radikal Gazetesi’nin 3 Aralık 2012 tarihli sayısında Serkan Ocak imzası ile manşetten duyurulması üzerine ciddi bir tepki oldu. İlk tepkiye henüz bir aylık olan Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi gösterdi. Ardından olay, fabrika sahasında oturan mahalle sakinlerinin, Ege Çevre ve Kültür Platformu (EGEÇEP) başta olmak üzere İzmir’deki ekoloji hareketlerinin, sivil toplum örgütlerinin, Çevre Mühendisleri Odası, İzmir Tabip Odası ve diğer demokratik kitle örgütlerinin gündemini oluşturdu. ABD’den nükleer fizikçi Prof. Dr Hayrettin Kılıç, Almanya’dan Nükleer Karşıtı Hekimler Birliği’nden Dr. Angelika Claussen ve Alex Rosen, Dr. Alper Öktem ile birlikte uluslararası düzeyde ciddi bir çalışma yürütüldü. Konu halen Türkiye Nükleer Karşıtı Hareketin gündemindedir. Geçtiğimiz aylarda Gaziemir Belediye Başkanı Halil Arda’nın organize ettiği “duran adam” eylemi konuyu, nükleer karşıtlarının dışındaki kamuoyunun gündeminde getirdi. Ancak henüz somut bir adım atılmış değil, atıklar halen orada duruyor, civarında yaşayanları, İzmirlilerin sağlığını tehdit ediyor. Nereden, hangi yollarla, kimler tarafından getirildiği halen ortaya çıkartılmadı. Bu olayla ilgili TAEK, Çevre Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı, İzmir Valiliği, İzmir Büyükşehir Belediyesi ve ilgili tüm kurumlar sınıfta kaldı. Gaziemir’deki atıklarla baş edemeyen bu ülkede nükleer santral yapılmaya çalışılıyor. İş başa düştü, sorun doğrudan İzmirlilerin sorunu, o atıklar oradan taşınmadan, nerede muhafaza edilecekse, en az zararlı halde kontrol altına alınmadan, failleri ortaya çıkartılıp, cezalandırılmadan bize uyku haram olmalı.

Çözüm, Müşterekleşmek Olabilir…

Marx’ın Kapital’de İngiltere kırsalındaki müşterekler olan mera, açık tarla ve otlakların, çitlenerek özel mülkiyete tabi tutulup topluluk kullanımına kapatılmasını konu etmesinde yatar. Dönemin çitleme hareketi toprağın metalaştırılmasının yanı sıra topraktan koparılarak, ortak varlıklardan yoksun bırakılanların emeğinden başka satacak hiçbir şeyinin kalmadığı yani işçileştiği süreçte kapitalist sistemin ilkel birikiminin de miladı olacaktır.

Türkiye’de müştereklerimiz kavramının önünü açan, Gezi Parkı’nda başlayan işgal ve yaratıcı eylemliliklerdir. Occupy Wall Street, Tunus, Tahrir, Sao Paulo isyanlarını dünyadan örnekler olarak verebiliriz. Uygulaması, meydanlarda toplanan halkın meydanı terk etmeden günlerce orada kalmakta ısrar etmesi ve dayanışmacı ekonomik ilişkilerle toplumsalı yeniden kurmayı müşterekleştirme yoluyla deneyimlemesidir. Böylece ekoloji, feminist, emek, konut ve kent mücadeleleri yan yana gelmektedir.

Kent, her türden, cinsten, sınıftan insanın birbirleriyle kaynaşarak müşterek bir yaşam kurduğu, mekânların tasarlandığı, üretildiği ve yeniden üretildiği yerlerdir. Kent mekanlarını, doğal ve kültürel varlıkları sermaye birikimi aracı olarak gören kapitalist sisteme karşı, toplumsallaştırma temelli bir mücadele hattı ihtiyacı ile karşı karşıyayız. Bu da müşterekler üzerinden müşterekleşmek, kent, kır ayrımı yapmadan yaşam alanlarının çitlenmesine karşı bütüncül mücadeyi örmekle olabilecek gibi. Toplumsal yeniden yapılanmanın üretim araçları ile yeniden üretim araçlarının özgürleştirilmesi temelinde, kapitalist sistemi doğrudan hedef alan yen bir örgütlenme yapısı kurmak gerekiyor. Her yerelin kendi dinamikleri etrafında örgütleneceği mücadeleler yadsınamaz, ancak küresel bir mücadelede ortaklaşmak zorunlu görülüyor.

Ekolojik Hukuk Tartışmaları

Artık düzeni değiştirmemizin zamanı geldi! Özel mülkiyetin bir “doğal hak” sayıldığı, doğal kaynakların yeryüzünde yaşayan tüm canlıların müşterek varlığı olması gerekirken yağmalanıp sömürüldüğü bu düzen daha fazla devam edemez. Tartışmanın odağını Batı’nın bilim ve hukuk geleneğine oturtan Hukukun Ekolojisi, bugün küresel çapta yaşadığımız çevresel, sosyal ve ekonomik krizin dünyayı bir “makine” olarak gören ve insanları da onun sahibi ilan eden mekanikçi örüşten kaynaklandığını savunuyor. Bilim insanı Fritjof Capra ile hukukçu Ugo Mattei, doğa bilimleri ile hukukun antikçağdan beri paralel ilerlediği ve bu iki disiplinin birbiri üzerinde büyük bir etkiye sahip olduğu kanısında. Onlara göre değişimin yolu, toplumun yaşayış biçimiyle devletlerin ve şirketlerin gücünü belirleyen yasaların mevcut, mekanikçi görüşün ürünleri olmaktan çıkıp ekolojik ilkeler ışığında yeniden ve bizzat topluluklar tarafından oluşturulmasından geçiyor. (…) Hukuku ve bilimi birer kültürel eser, kolektif girişim, insanlığın büyüleyici ve etkileyici yolculuğunun birer parçası olarak görmeli, tarihimizden ders almalıyız…[6]

Ekolojik hukuk, ekosistem haklarının temelini oluşturma gayreti içindedir. Bu sebeple ekosisteme karşı yapılan haksız fiillere ve sürdürülebilirliğe karşı tehditlere gerekli hukuki temeli sağlayacak olan hukuk dalıdır. Henüz çok yeni olan ve gelişmekte olan bu alanda yapılan çalışmalar ile dünyanın halihazır durumu, ekolojik hukukun yakında adını çok fazla duyacağımız bir alan olduğunu göstermektedir.[7]

Hukukun ekolojik hale getirilmesi yolundan en önemli adımlardan birisi de doğanın haklarının yasal güvenceye kavuşturulması, çevresel anayasacılık çalışmalarıdır. Yeni Zelanda’dan Kolombiya’ya, Hindistan’dan Ekvator’a kadar dünyanın dört bir yanından hükümetler, doğanın haklarına anayasalarında yer vermeye başladılar.

Var olan çevre/ekoloji hukuku insanı odak almaktadır, bu insan mülkiyet hakkını kutsal sayan anlayıştaki insandır. Oysa yeryüzünde sadece insan türü yaşamıyor, üstelik insanın yaşamını devam etmesi, diğer canlıların, cansız varlıkların, kısacası ekosistemin korunmasına bağlıdır. Bu durumda gelecek kuşakların hakkını da güvence altına alma iddiasında olan çevre/ekoloji hukukunun ekosistemi odağına almasının zamanı geldi de geçiyor bile.

Şimdiye kadar geçerli olan, doğal varlıkların metaya dönüştürülmesi anlayışı, doğaya hükmetme uygulamalarının dünyayı getirdiği nokta, yaşadığımız pandemi ve iklim krizidir. Bu süreç, dünyada insan yaşamının sürdürülebilmesi için insanın doğanın bir parçası olduğunu kabul edip, onunla uyumlu bir yaşam kurması gerektiğini göstermektedir.

Dünyada sadece biz yaşamıyoruz; doğanın hâkimi ve sahibi değiliz. Dünyadaki yaşamın sağlıklı sürmesi için, atılacak her adımda yaşam alanlarının ve varlıklarının korunmasının esas alınması gerektiği ortadadır. Bunun yolu da doğayla uyumlu ekonomiyi, doğayla uyumlu siyaseti, doğayla uyumlu hukuku, doğayla uyumlu bir kent hayatını oluşturmaktan, kısacası yaşamın bütününü ekolojik hale getirmekten geçiyor.

[1] Prof. Dr. Hasan Türker (2012), “Yeni Kent Ekolojisi”, https://www.skb.gov.tr/yeni-kent-ekolojisi-s1253k/

[2] Lefebvre, Henri (2016) Şehir Hakkı, Çev. Işık Ergüden, Sel Yay., İstanbul.

[3] Lefebvre, Henri (2019) Kentsel Devrim, Çev. Selim Sezer, Sel Yay., İstanbul.

[4] Harvey, David (2008), Kent Hakkı, http://politeknik.org.tr/kent-hakk-david-harvey/

[5] Gough, J. (2014), bkz. Çelik, Özlem (2017), “Kent Hakkından Müştereklerimize Kentsel Muhalefet Tartışmaları: Sınırlar ve İmkanlar”, Megaron 12(4), s.671-679.

[6] Fritjof Capra ve Ugo Mattei (2017), Hukukun Ekolojisi: Doğa ve Toplumla Uyumlu Bir Hukuk Sistemine Doğru, Çev. Ebru Kılıç, KÜY, s.123.

[7] Av. Ezgi Edipoğlu (2015), Ekolojik Hukuk Bakış Açısıyla Ekosistem Hakları, TBB Dergisi 121, http://tbbdergisi.barobirlik.org.tr/m2015-121-1530

Font boyutlandır
Kontrast
İzmir Kent Hakkı Merkezi