Biyografi

Gökben Demirbaş

Lisans eğitimini Marmara Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümünde 2008 yılında, yüksek lisans derecesini Trakya Üniversitesi Kamu Yönetimi Anabilim Dalında 2012 yılında, doktora derecesini ise Glasgow Üniversitesi Sosyoloji programında 2018 yılında tamamladı. Doktora tezi “Kentsel Türkiye’de Kadınların Serbest Zaman Deneyimleri: Karşılaştırmalı Mahalle Araştırması” başlığını taşıyor. Akademik ilgi alanlarını kent, toplumsal cinsiyet, sınıf ilişkileri ve serbest zaman deneyimleri oluşturuyor. Bu ilişki ve deneyimleri niteliksel araştırmalar yoluyla ve insanların deneyimlerini mekânlara gömülü olarak anlama imkânı veren araştırma tekniklerini kullanarak anlamayı hedefliyor. Halen Trakya Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü, Kentleşme ve Çevre Sorunları Anabilim Dalında Araştırma Görevlisi Doktor olarak çalışıyor ve lisans düzeyinde Toplumsal Cinsiyet ve Şehir, Modern Türkiye’de Toplumsal Cinsiyet derslerini veriyor.  

 

Özet

Bu sunum bir yandan feminist taleplerin kent hakkı ekseninde şekillenmesinin önemine değinirken, diğer yandan kent hakkına yönelik akademik tartışmaların ve eylemliliklerin de feminist bakış açısını ve talepleri mücadelelerinin merkezine oturtmasının gerekliliğini ele almaktadır. Kent hakkı kavramı kenttaşların emeklerine, insan doğasına ve birbirlerine yabancılaşmadıkları bir kentsel yaşam için var olanın radikal bir şekilde dönüştürülmesini talep eden bir anlayışı ortaya koyar. Feminist akademik çalışmaların ortaya koyduğu kadınların kentsel siyasete katılım ve kenti sahiplenme mekanizmalarından dışlanmışlığı, bu radikal talebin kadınlar için ne kadar önemli olduğunu göstermektedir. Öte yandan bu zamana kadar kent hakkı üzerine yapılan çalışmalar büyük oranda cinsiyet körü kalmıştır. Bu körlüğün nedenlerinden biri kadınların kentten dışlanma ve ezilme deneyimlerinin bir grubun yaşadığı, kısmi bir eşitsizlik biçimi olarak görülmesi, bu kısmiliğe karşın kapitalizmin hem erkek hem kadın tüm işçi sınıfını kentsel haklarından yoksun bıraktığı düşüncesidir. Oysa toplumsal cinsiyete dayalı eşitsizlikler ortadan kaldırıldığında kentsel yaşam herkes için topyekûn dönüşecektir. Feminist perspektifin dışarıda bırakıldığı yeni toplumsal dayanışma, ortak yaşam ve özne olma fikirleri, eksik kalmaya ve eşitsizlik üretmeye devam etmeye mahkumdur. 

 

FEMİNİST PERSPEKTİFTEN BİR KENT HAKKI OKUMASI

 

Kent Hakkı Nedir?

Kavram Henri Lefebvre tarafından ortaya atılmış bir kavram ve başka türlü bir kentsel yaşam için var olanın radikal bir şekilde dönüştürülmesini talep eden bir anlayış. Kapitalist mantığa özel mülkiyet ve şeylerin kullanım değerinden ziyade değişim değerinin hâkim olmasından dolayı, kapitalizm her şeyi piyasada karşılığı olan, alınıp-satılabilir birer ürün haline getirmektedir. Merkezinde özel mülkiyet ve mülkiyet hakları yatan bu sistemin bir sonucu olarak sermaye sahibi olmayan kentsel nüfus yaşam alanlarından dışlanır, kovulur ve bu alanlarda emeği sömürülecek konumlarda var olur. Bu sürecin yarattığı durum günün sonunda yabancılaşmadır. Kapitalist üretimin sonucu olarak sermaye sahibi olmayan yığınlar kendi emeklerine, insan doğasına ve birbirlerine yabancılaşırlar. Kente de yabancılaşırlar. Bunun ekonomi olduğu kadar siyaset boyutu da var. Yani sermaye tek başına kenti bir ürün haline getirmiyor, siyasi mekanizmalar içinde alınan kararlar da kentlilerin aleyhine sermayenin lehine alınıyor. Temsili demokrasi içinde yalnızca düzenli periyotlarla oy vermek kenti birlikte yapmak ve sürekli olarak yeniden yapmak için yeterli değildir. Zaten bu temsili demokrasi mekanizmalarından da kent yoksulları dışlanır. Ama Lefebvre Marksist düşünce yapısını takip ederek, kentin bu tarif ettiği duruma tamamen indirgenemeyeceğini söyler. Tıpkı gündelik hayatın eleştirisinde serbest zaman üzerine yazdıkları gibi, mekânın üretimine ilişkin üçlemesinde yaşanılan mekânı anlattığı gibi, hem kentin hem kent sakininin kapitalist mantığın kendisinden beklediğinden daha fazlası olduğunun altını çizer. Dahası kavramlarını bu noktadan yola çıkarak üretir. Tıpkı kent hakkında olduğu gibi. Kapitalizmin kentleri dönüştürdüğü hal içinde kentten dışlananlar, kamusal özne olma kapasitesinden dışlananlar aynı zamanda henüz tam anlamıyla olgunlaşmamış, ama somut pratikler üretirler, bu pratikler kapitalist mantığın dışındadır. Lefebvre bu pratiklerden başlayarak onları somut/deneyimsel ütopyalara dönüştürecek şekilde soyut düzeye yani teorik düzeye çeker. Bu ne demek? Eğer bu somut kapitalist mantık dışı pratikler genişleme, toplumsala hâkim olma imkânı bulabilselerdi nasıl bir kentsel yaşam yaratırlardı? Lefebvre tüm teorilerin bir miktar ütopik olduğunu söyler, teori buna ihtiyaç duyar. Ama bu ütopik özellik yalnızca safi deneyimden kopuk bir ütopya değil Lefebvre’nin düşüncesinde, çünkü Marksist düşünce yapısını takip ediyor ve teorinin amacı dönüşümü harekete geçirmek. İşte Lefebvre’nin kent hakkı da kapitalist süreçleri analiz ederek ortaya koyduğu gelecekte dünyanın topyekün kentleşeceği savına ki bunu “kent toplumu” olarak kavramlaştırıyor, karşı kent hakkı mücadelesi vererek o geleceğin kent toplumuna müdahale etmek, onu değiştirmek ve kapitalist dışı bir mantıkla kurmak. 

Kent hakkı kavramının iki bileşeni var, kent sakinlerinin kente dair alınan kararlara tam katılım hakkı ve kenti temellük/sahiplenme/kullanım hakkı.  Bu iki hakka erişildiği takdirde kent artık bir ürün gibi üretilmekten çıkmış bir yapıt olmuş olacak, yani bir oeuvre olacak. Yapıtı fabrikada üretilen bir ürün gibi aynı malzeme, aynı iş süreçleri/iş gücü ve aynı formda sürekli üretemezsiniz. Esasında Lefebvre’nin kent hakkı kavramının sonucu olan o oeuvre de sabit bir çıktı değil, kent bir yapıt olarak sonsuz kere yeniden yeniden üretilir, çünkü burada esas olan tam katılım ve tam sahiplenme bunlar işlediği sürece kent bir ouevre olacak, kopyalanması da zor bu anlamda. Onu üründen ayıran şey bu. Kent hakkı kent sakinlerinin, yani kentte geçici veya kalıcı sürelerde yaşayanların bu oeuvre’a olan hakkı. Bu noktada başka bir şeyi vurgulamak gerekiyor, kent hakkı bireysel değil kolektif bir haktır meselesi ki biz bunu kent ve kentli hakkı ilişkisi tartışmalarında çok görüyoruz. Ben burada şunu önemli buluyorum, kolektif ama bu kent sakininin bireyselliğine, yaratıcılığına, farklılığına yer veren, onu dışlamayan bir kolektivite. Lefebvre bunu “kolektivite için bireyleşme” şeklinde ifade ediyor. Bu da esasında kent sakinlerinin aktör olmaları demektir. Bu aynı zamanda mevcut yurttaşlık haklarının da radikal bir dönüşümü anlamına gelecek. Yani böyle bir aktörlüğü hayal ettiğinizde artık günümüzün yurttaşlık haklarının sınırlarının da ötesine geçmiş oluyorsunuz. O yüzden kent hakkını günümüz yurttaşlık hakları içerisinde anlayamayız. Lefebvre insan haklarının son iki yüzyıl içerisinde gelişip, dönüştüğünü, insan hakları mücadelelerinin olduğunu vs. söyler ama buna karşılık “yurttaşlık hakları tarih sahnesinde donup kalmıştır” der. Kent hakkı yurttaşlık sözleşmesinin de radikal bir şekilde dönüştürülmesi talebinin bir parçasıdır.

Bu perspektifin, öte yandan, cinsiyet körü olduğu açıktır. Çünkü kadınların cinsiyete dayalı işbölümü ve ataerkil kalıp yargılar ve değerler nedeniyle kentsel yaşamdan ve kamusal özne olma kapasitesinden, ve her zaman sınıf, ırk, engellilik gibi çoklu sistematik eşitsizlik biçimlerinin iç içe geçmesiyle özgün şekillerde, nasıl dışlandıklarını dikkate almamaktadır.

Kadınların Kent Hakkı

Kadınlar özelinde kentsel yaşamdan dışlanmanın nasıl olduğunu kent hakkını takip ederek, katılım hakkı ve sahiplenme hakkı ekseninde ve çoğunlukla Türkiye üzerine literatürü takip ederek anlatacağım.

Katılım Hakkı

Türkiye’de kadınların yerelde temsili ulusal düzeye göre çok daha düşüktür. Yerel seçimlerde seçilen kadın siyasetçi sayılarına baktığımızda Türkiye’de kadınların yerel seçimlerde kazanımlarında iyileşmelerin ancak 2014 ve 2019 seçimlerinde başladığını görebiliriz.

Tablo: Türkiye’de Belediye Seçimlerinde Seçilen Kadın Sayıları ve Oranları (1999-2019)

Kaynak: (Şahin, 2011: 25; Bayraktar, 2017: 12; http://www.ysk.gov.tr/tr/29-mart- 2009-mahalli-idareler-genel-secimleri/2820 ;http://www.ysk.gov.tr/tr/30-mart-2014- mahalli-idareler-genel-secimleri/2853 ; 27.10.2019 tarihli, 1902479486 referans numaralı CİMER başvuru sonucu) (Sezgin, 2019: 28-29).

Burada kadın hareketinin partileri eşitliğe daveti bu yönde çabaları ile birlikte partilerin yukarıdan aşağıya, yani kadın adaylar konusundaki tercihlerinin ne kadar etkili olduğunu görmek de mümkün. Bu noktada muhtarlığa dikkat çekmek istiyorum. Feminist kadın çalışmalar kadınların, özellikle de kent yoksulu diyebileceğimiz kadınların gündelik yaşamlarının büyük oranda mahalle sınırları içerisinde geçtiğini, kadınların mahallelerin sorunları konusunda daha fazla bilgi sahibi olduğunu kanıtlamıştır. Mahalleye ilişkin mücadelelerde de kadınlar, erkekler gündüz işte olduğu için, mücadelede ön safhadadır. Oysa mahalleler, bu en küçük yerleşim birimleri dahi, ülkemizde erkekler tarafından yönetilmektedir. Türkiye’de 30.005 mahalle, 18.152 köy olmak üzere toplam 50.292 muhtarlık bulunmaktadır. Bu toplam sayının ancak %2,14’ünü kadın muhtarlar oluşturmaktadırlar. 2014 seçiminde 622 olan kadın muhtar sayısı 2019 döneminde %45, 37’lik bir artışla 1071’e yükseldiği yükselmiştir (Ka-Der, 2020: 24). Kadın Adayları Destekleme Derneğinin paylaştığı nitel veriler de bu bulguları destekliyor. Dolayısıyla kadınlar için siyasette yer almak sınıfla ilişkili bir durum olsa da onun çok ötesinde hâkim cinsiyet düzeniyle alakalıdır. Yine, Nilüfer Negiz ve Nilay Üçer’in (2012) kadın belediye başkanları ile yaptıkları görüşmelere dayanan çalışmasına göre kadınların yerel siyasete katılımda önündeki engeller: 1) geleneksel yapı ve dışlanma; 2) kaynak azlığı; 3) özgüven eksikliği; 4) siyasi partilerin aday belirleme süreçleri; ve 5) teknik bilgi yetersizliğidir.

Sahiplenme Hakkı

Feminist kent literatürü kadınların kentsel mekanlardan dışlanmalarını kanıtlayan çalışmalarla doludur. Örneğin kentsel hareketlilik bağlamında, kentsel kamusal mekanlara çıkışı, veya evden kamusala çıkışı etkileyen temel faktörler toplumsal cinsiyete dayalı işbölümü, ataerkil kontrol ve güvenlik ihtiyacı ve kendine ait bir gelirin olmamasıdır. Bir diğer deyişle kadın ve erkek, erkeğin sınıfsal konumuna bakarak işçi sınıfı olarak kategorilendirilse dahi, bu sınıfsal konum ve yoksulluk nedeniyle kentin çeperinde yaşasa dahi, ikisinin kentsel hareketlilik imkânları aynı değildir. Bunu da feminist çalışmalar yeterince göstermektedir. (Bakınız, Alkan, 2005; Geniş ve Akkırman, 2020; Tuncer, 2021). Namus kodu ve kadının kentle ilişkisinin kontrol edilmesi, ne giyeceği, nereye gideceği, gittiği yerde nasıl oturacağı, ne yapabileceği, bu tek başına kapitalizmin etki ettiği bir şey değil. Doktora çalışmamda hem işçi sınıfı hem de orta sınıf mahallelerde kocalar ve babaların kadınlar ve kız çocuklarının özgürce sosyalleşmesini namus kaygıları nedeniyle kısıtladığına dair veriler elde ettim. Ayrıca, kentlerde sadece erkeklere ait sosyalleşme (örn. kahvehane) ve spor alanları (örn. futbol sahaları) mevcut iken kadınlar ve kız çocukları kamusal, herkese açık alanlarda bu ihtiyaçlarını gideriyor. Dolayısıyla kadınlar ve kız çocuklarının belediyelerin sağlayacağı kamusal hizmet ve alanlara daha fazla ihtiyacı var. Peki, madem cinsiyet körü, feminist perspektifin kent hakkına neden ihtiyacı var? Çünkü arzu edilen ortak yaşamın kurulması için hem kapitalist sistemin, hem ırkçılığın hem de toplumsal cinsiyet eşitsizliklerinin olmadığı bir dünyayı kurgulamanın potansiyelini taşıyor Lefebvre’in kent hakkı kavramı ve radikal yurttaşlık sözleşmesi üzerine düşünceleri. Ama bu geleceğin kent toplumuna müdahale etme aracının içi feminist ve ırkçılık karşıtı, ableizm karşıtı bunu zenginleştirebilirsiniz, talepleri içermediği, onları tam kalbine koymadığı sürece soyut ve genel söylem olarak kurduğu o özgürlük düzeyine ulaşamayacaktır. O zaman kent hakkının da feminizme ihtiyacı var. Özellikle hem akademik çalışmalar bu zamana kadar yükselen feminist kent hakkı eleştirilerini ve verilerini dikkate almalı, hem de kent hakkı hareketleri… Peki neler oluyor bu noktada, neden bunca katkıya rağmen kent hakkı literatüründe hâkim tartışma akslarını şekillendirenlerin söylemlerine, çalışmalarına baktığımızda büyük oranda cinsiyet körü? Sanki sınıf ve cinsiyet birbirine paralel ama birbirine değemeyen ilerlemeler, ama karşılıklı dışlama yok, daha ziyade bir taraftan görmezden gelme var diyebiliriz. Oysa feminist eleştiri var kent hakkının cinsiyet körü olduğuna dair, bu niye dahil edilmiyor.

Görmezden Gelme Epistemolojisi

Bu konuda Abigail Bakan’ın 2012 yılında yayınlanmış makalesini ufuk açıcı buluyorum. Kendisi şu soruyu soruyor: Sosyalist feminist analiz güncel Marksizmi çok güçlü bir şekilde ilerletmiş olmasına, temel kavramlar ve can alıcı meseleler hakkındaki kavrayışımızı geliştirmiş olmasına rağmen Marksist teorinin bazı türleri ve sol pratiğin bazı akımları bu feminist katkılara neden direniyorlar? Bu direnişin doğası nedir ve neden bu direnişe karşı söz yöneltmek/üzerine gitmek bu kadar zor? Bu görmezden gelme epistemolojisinin yalnızca entelektüel değil, aynı zamanda duygusal olduğunu da vurguluyor. Feminizmle karşılaştığında feminizmi uyumsuz olarak tanımlayan epistemolojiyi inceleme altına almış yazar ve dört tema altında analizini yapıyor, bunlar zamansallık, idealize edilmiş erkeklikler, sınıfın tümleyici bir kategori olarak görülmesi ve akademi ve aktivizm arasındaki ilişkiler.

Şimdi ben bunları tek tek açmayacağım ama kent hakkı literatürünü değerlendirirken nasıl işimize yarar o kısmına değineceğim. Özellikle sınıfın tümleyici bir kategori olarak görülmesi, kent hakkı literatürünün cinsiyet körlüğünün arkasındaki temel epistemolojik körlüktür.

Görmezden gelme epistemolojisi kent hakkı literatüründe nasıl işliyor?

Kent hakkı literatürü özelinde 2005 yılında Tovi Fenster’in makalesiyle başlıyor diyebileceğimiz ve mevcut feminist eleştirilerin kent hakkına bir uyarlaması aslında. Fenster (2005) en genel ifadesiyle kent hakkı analizlerinin özel alandan başlaması, ve cinsiyete dayalı işbölümü ve ataerkil değerleri de içermesini gerektiğini söylüyor. O tarihten sonra sayısı giderek artan bir feminist kent hakkı literatürü var. Fakat bu literatür öncesinde zaten feminist teoriler yeteri kadar katkı ortaya koymuştu. Ama 2010’lu yıllar sonrasında kent hakkı literatürünün ana tartışma hatlarını kuran hemen hemen hepsi erkek yazarları kitaplarında kadın, toplumsal, feminizm/feminist gibi kavramları taradığınızda bu kelimeleri başlıklar içerisinde bulamaz, içerikte ise nadiren görürsünüz. Çoğunlukla birer cümle ile feminist çalışmaların olduğunu söylemek için, ya da yine kadın deneyimlerine sadece gerektiğinde bir-iki cümle ile ve onları tarif ederek, feminist perspektiften ele alarak değil, yer verildiğini görürsünüz. Feminist çalışmaların varlığını 1-2 cümle ile kabul eden metinlerde konu ‘farklılık hakkı’ ile kent hakkı arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi noktasında ele alınır. Burada söylenmek istenen cinsiyete dair meselelerin, eşitsizliklerin belirli bir kesimi ilgilendirdiğidir. Bu yolla cinsiyet eşitsizliği kısmileştirilirken sınıf kadın, erkek, yaşlı, genç herkesi kapsayan bir mesele olarak ele alınır. Oysa, kadınların maruz kaldıkları cinsiyete dayalı eşitsizlikler giderilirse ve kadınlar kamusal özne olursa bu sadece kadınların yaşamını dönüştürmeyecek tüm toplumu, tüm siyasal işleyişi, kamusal ve özel mekanları yani topyekûn yaşamı dönüştürecektir. İşte bu dönüşüm talebi kent hakkı mücadelelerinin kalbinde olması gerekir, çünkü bu göz ardı edilerek kurulan her yeni dayanışma ve ortak yaşam ve özne olma fikri, eksik ve eşitsizlik üretmeye devam eden fikirler olarak kalmaya mahkumdur.

Kaynaklar:

Abigail B. Bakan (2012), «Marxism, Feminism and Epistemological Dissonance», Socialist Studies / Études socialistes, 8 (2): 60-84

Alicia Yon & SriPallavi Nadimpalli (2017) Cities for whom? Re-examining identity, to reclaim the right to the city for women, Australian Planner, 54:1, 33-40

Alkan Ayten (1999) “Özel Alan- Kamusal Alan” Ayrımının Feminist Eleştirisi Çerçevesinde Kentsel Mekân, Tartışma Metinleri, No: 16, A.Ü. SBF Basımevi, ss.1-30

—————-  (2005) Yerel Yönetimler ve Cinsiyet: Kadınların Kentte Görünmez Varlığı, Dipnot Yayınları

—————-  (2009) Cins Cins Mekan, Varlık Yayınları

Bektaş Ata, Leyla, (2021), «Gecekondulu Kadınların Kent Hakkı: Kentlilik, Katılım ve Deneyim», https://rwi.lu.se/wp-content/uploads/2020/12/Rapor_gecekondulu-kadinlarin-kent-hakki.pdf

Cities dergisi, (2018) Gendered Right to the City özel sayısı.

Fenster, T. (2005). The Right to the Gendered City: Different Formations of Belonging in Everyday Life. Journal of Gender Studies, 14(3), 217-231.

Geniş, Şefire, Köse Akkırman, Dilek (2020), “Eşitsizlik Mekanları Olarak Mahalleler ve Kadınların Kent Hakkı”, Amme İdaresi Dergisi, 53(1): 1-35.

Göker, Zeynep Gülru, Özbay, Cenk (2021) Mekanda Adalet ve Toplumsal Cinsiyet özel sayısı beyond.istanbul

Ladan Rahbari and Mahmoud Sharepour, (2015), Gender and Realisation of Women’s Right to the City in Tehran, Asian Journal of Social Science , 43(3):227-248.

Lea Carstens, Linda Pasch, (2016), Feminist and Intersectional Perspectives on the Right to the City, Unweiling Right to the City: Representations, Uses and Instrumentalization of the Right to the City, (ed. Charlotte Mathivet), Citego.

Lordoğlu, Ceren, (2018), İstanbul’da Bekar Kadın Olmak, İletişim Yayınları

Tuncer, Selda, (2018), “Kadınların Kent Hakkı: Bütün Köşebaşlarını İstemek”, TESEV   İyi Yönetişim Tartışmaları

Yasminah Beebeejaun, (2009), Making safer places: Gender and the right to the city, Security Journal (2009) 22: 219 – 229.

Yasminah Beebeejaun (2017) Gender, urban space, and the right to everyday life, Journal of  Urban Affairs, 39:3, 323-334


Font boyutlandır
Kontrast
İzmir Kent Hakkı Merkezi