Biyografi

Cemal Salman 1982 yılında Sivas’ta doğdu. Lisansüstü aşamaya kadar eğitim hayatı, altı yaşındayken ailesiyle göç ettiği Ankara’da geçti. Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi alanında lisans ve yüksek lisans derecelerini Gazi Üniversitesi’nde; doktora derecesini “Göç ve Kentleşme Sürecinde Alevi Kimliğinin Dönüşümü” başlıklı teziyle İstanbul Üniversitesi’nde aldı.2011 yılından bu yana İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi mensubu olan Salman, hâlen bu fakültede doktor öğretim üyesidir. Salman; akademik alanda mekân kuramı ve politikası, göç, kentleşme, toplumsal hafıza, kültür-kimlik çalışmaları ve özelde Alevi kimliği konularıyla; akademi dışında ise şiir ve sinemayla ilgilidir. “Lâmekândan Cihana: Göç Kimlik Alevilik” adlı kitabının yanı sıra ulusal ve uluslararası alanda bu konuları kesen makale, bildiri, şiir ve yazıları yayımlanmıştır.

Özet

Tarihte kentler her zaman farklı sınıfların/grupların/tabakaların bir arada bulunduğu yerleşimler olagelmiştir. Toplumsal eşitsizlikler kent hayatına da yansımış; kentlerin –barınma, korunma, istihdam, temiz su ve besin kaynakları, asgari altyapı gibi- akla gelen en temel imkânlarından belli gruplar her zaman daha fazla yararlanmıştır. Eşit kentsel haklar konusundaki kitlesel tepki, talep ve mücadelelerin –genel insan hakları kavrayışında olduğu gibi- ancak modern zamanlarda yükseldiğini görüyoruz. Bütün kent sakinlerinin kentte sunulan hizmetlerden ve kentin imkânlarından eşit olarak yararlanması gerektiği düşüncesi isekökleri daha eskide olsa da asıl 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren gündeme gelmiştir. Yüzyıl sonlarına doğru da kentli hakları ve kent hakkı kavramları hem düşünsel tartışmalarda hem ulusal-uluslararası belgelerde kendine giderek daha fazla ve daha belirgin şekilde yer bulmuştur. Bu sunumda, kentli hakları/kent hakkı kavramlarının düşünsel arka planını ve insan hakları kavramının evrimi içinde nereye denk geldiğini; Avrupa Kentli Hakları Bildirgesi-Avrupa Kentsel Şartı gibi uluslararası belgelerde nasıl tanımlandığını, hangi başlıklar altında incelendiğini; ülkemizde yerel yönetimlerin kentsel hizmetlerin sunumunda bu kavramları ne düzeyde dikkate aldığını; bu alanda karşılaştığımız olumlu-olumsuz örnekleri; kentlerin sakinlerinden geçici olarak o kentte bulunan gezginlerine kadar kentin gündelik hayatına dâhil olanların o kent üzerinde ne derece söz sahibi olduğunu ve “Kent kimindir?” sorusunu izleyerek kentin kendisinin bir hak olarak talep edilip edilemeyeceğini konuşuyoruz.

Sakinlerden Gezginlere Kent ve Kentli Hakkı 

Giriş

İstanbul’da Gezi protestolarının yaşandığı yaz, önce bir yoksul semt duvarında, sonra kentin başka duvarlarında beliren ve yıllar sonra hala hatırladığımıza göre akıllarda da kalan bir slogandı: “Semt bizim, ev kira” yahut “Ev kira ama semt bizim!”. Türkçede sahiplenmek fiili hem sahip çıkmak hem korumak, gözetmek anlamlarında kullanılır. Bir şeye sahip olmakla bir şeyi sahiplenmek arasındaki ince farkı yaratan bu. Mülk sahibi olmakla bir yeri sahiplenme arasındaki farkı da bu sloganla hatırlamış olalım. İnsanlar pekâlâ sahip olmadıkları şeyleri de sahiplenip onları korumak, gözetmek, onlara arka çıkmak isteyebilirler. Bu bir semt olabiliyorsa, neden bir kent ya da bir hak olmasın? Örneğin “1970’lerden Günümüze Avrupa’da İşgalevcilik ve Otonom Hareketler” derlemesinin ana başlığı, “Kent Bizim” (van der Steen vd., 2016). Koçak ve Koçak’ın İstanbul için derlediği kitap da aynı soruya götürüyor bizi: “İstanbul kimin şehri?” (Koçak ve Koçak, 2016). Yerel seçim sürecinde ve sonrasında pek çok parti ve belediye aynı sözlerle çıktı sahneye: “Şehir senin”. Halkların Demokrat Partisi, pek çok yerel adayını bu sloganla tanıttı. Adalet ve Kalkınma Partisi, kritik İstanbul seçimi için “Güç senin, irade senin, şehir senin: İstanbul’a Sahip Çık!” sloganını kullandı. İstanbul Büyükşehir Belediyesi 2019’da el değiştirdikten sonra Cumhuriyet Halk Partili yeni Belediye, kentin bulvar ve caddelerini “İstanbul Senin” ilanlarıyla donattı. Hatta “istanbulsenin.org” sayfası kurumsallaştırıldı, kent planlaması için devam eden ve yeni projelere dair fikir platformuna dönüştü. 

Bütün bu güncel siyaset sloganları özneyi epey muğlaklaştıran bir cevap içeriyor ama biz yine de bütün özneler için sorumuzu sorarak başlayalım: Ben, sen o, biz, siz, onlar; sahi, kent kimin? “Kentleri kuran ve yükselten insanlarsa, kent de demek insanlarındır”, diye başlanabilir. Pek de yeni bir şey söylemeden tabii. Shakepeare, 1600’lerde yazdığı Coriolanus oyununun bir yerinde mealen şu repliklere yer veriyor: “- Nedir bir şehir insanlar olmadan? – Doğru, insanlardır şehir dediğin.” (Coriolanus, Bölüm III, Sahne I). Ondan dört yüz yıl sonra Fransız kent sosyoloğu Lauwe de benzer şeyler söyleyecek: “İnsanlar bir kenti doldurmak için değil, kentler insanları barındırmak için var.” (Akt., Bumin, 1990: 149). İnsanların kentleri doldurduğu da kentlerde insanların barındığı da malum. Fakat bugünden bakarak başka türlü nasıl olurdu diye hayal edemediğimiz hınca hınç kent manzaralarının, insanlı dünyanın tarihinde dahi çok fazla geçmişi olmadığı vakidir. Alkan’ın (2020: 17-23),  Şehir ve Hayvan’ın Giriş’inde aktardığı çarpıcı rakamlar insanın yeryüzündeki ikameti boyunca ancak son iki yüz yılda katlanarak çoğaldığını gösteriyor. Ve kendisi çoğalırken, “işine yarayanlar” dışındaki bütün memeli ve diğer hayvan türlerini azalttığını! Tarım öncesi yaşanmış yüzbinlerce yıldan tarım ve yerleşik yaşam evresine geçilen milattan önce 8000’li yıllara kadar, yeryüzünde yaşayan insan sayısının toplamda 5-8 milyonu ancak bulduğu tahmin ediliyor. Miladi takvimin birinci yılında, yani tarım devriminden binlerce yıl sonra dahi tüm dünyada yaşayan insan nüfusu 200-400 milyon civarında. 1800’lerin başında bu nüfus 1 milyar civarına yaklaşacak; 1900’lerin başında ise 1 milyar 700 milyona. 2000’lerde artık dünya yüzeyinde 7 buçuk milyar insandan bahsediyoruz. Pekiyi bu nüfus hep kentler içinde miydi? Hayır. Kent nüfus grafiği de gene son iki yüz yılda yukarı doğru dimdik bir eğri çizer. Bundan iki yüz yıl önce tüm dünya nüfusunun en çok yüzde 3’ü kentlerde yaşıyordu; yüz yıl önce ise en çok yüzde 14’ü. Tarihte ilk kez 2007 yılında ancak dünyadaki kır ve kent nüfusu eşitlendi. Demek ki kentlerin insanın asli “yuvası” olması da çok eski değil. 

Öte yandan doğal, kırsal, kentsel; insanın yerleştiği her alanın aynı zamanda insan dışı türlerin, insan olmayan hayvanların da yaşam alanı olduğu, kentlerin insandan ibaret olmadığı ve her zaman “insandan daha fazlası olduğu”, bu metin boyunca hep aklımızın bir kenarında durmalı. Bunu evvela bu satırların yazarı olarak rica etmeliyim; zira bu metin bir “kente dair haklar” anlatısı olacak ve bu haklar literatürde hep “insan” üzerinden anlatılmış. Dürüstçesi yakın zamana kadar ben de o dili kullandım ve bu konuyu çokça böyle aktarageldim. Burada ele alacağım metinler, bildirge ve şartlar da kentli haklarını ya da kent hakkını yine insan üzerinden tanımlayacak. Özrümü telafi etmez ama en azından bu girizgâh ile metnin kalan kısımlarının hep “bir eksik” bir haklar anlatısı olacağını şimdiden paylaşmış olayım.  

Kentli Haklarına Dair Kavramlar-Kavrayışlar

Kentli hakları ya da kent hakkı kavramları, özünde, modern kentin ayrıştırma, sınırlandırma, dışlama, kapatma, denetleme gibi onca boyutunun yanı sıra aynı zamanda bir “haklar mekânı” (Alkan, 2020: 49) olarak yükselişinin eseridir. Kentleşme-modernleşme süreçlerinin getirilerinden biri de dünya tarihinde kabaca son iki yüz elli yılın daha iyi bir yaşam arzusuyla verilen mücadeleler ve kazanılan haklar tarihi olmasıdır. Kazanımlar daha geniş kitlelere yayılsa da bu mücadelelerin çoğunlukla kentli sınıflar öncülüğünde verildiğini biliyoruz. Fakat daha önce çeşitli kuşaklar altında “insan hakları” başlığında sıralanan kimi hakların “kentli hakları” adıyla anılmaya başlaması ancak elli-altmış öncesine ulaşır. 

Kent hakkı-kentli hakları kavramları arasındaki paradigmatik farkı şimdilik bir kenara bırakırsak, Türkçe literatürde birbirine yakın birçok farklı kavramın kentli haklarını anlatır biçimde kullanıldığını görüyoruz. Ertan ve Ertan’ın (2013: 67) “kentsel olanaklara eşit biçimde ve herkesin yeterli ölçüde sahip olmak hakkı” olarak tanımladığı kentli hakları için çeşitli yazarlar kenttaşlık hakları (Geray, 1998: 336), kentte insan hakları (H. Sadri, 2013), yerel haklar (Ökmen, 2013: 29) gibi kavramları tercih etmiştir. Bu farklı kavramlar sadece kavramsal düzeyde değildir; aynı zamanda kentsel hakların yorumlandığı çerçeveye ve bu haklara yüklenen anlamlara da işaret eder. Hak, kentlilik, kentsel yaşam gibi kavramlara yaklaşım ve bunları yorumlarken esas alınan paradigma da kentli haklarının içeriğini, kapsamını ve hak kuşakları anlatısındaki yerini tanımlamaya yönelik bir uzlaşı sağlamayı güçleştirmektedir (Tekeli, 2011: 186). Yine de kentli haklarını, kent sakinleri ve misafirleri bakımından ulaşımdan güvenliğe, istihdamdan barınmaya, temel hizmetlerden kültür ve dinlenceye belli nitelikleri haiz bir kentsel yaşam deneyiminin asgari şartları olarak görebiliriz. 

Yukarıda, yazının girişinde esas aldığım “Kent kimin?” sorusuna ‘kentte yaşayan insanların’ diye cevap veren birinin, “şehir senin” diye caddeleri donatan yöneticilerin hâlâ cevap bekleyen bir sorusu daha vardır: Saydık ki kent sahiden o kentte yaşayan insanların; herkesin eşit derecede güç, söz ve hak sahibi olduğu bir kent olmuş mudur? Örneğin Sennett, “demokrasinin beşiği” olarak anılan Eski Yunan’da ihtişamının zirvesindeyken Atina nüfusun en çok yüzde 15-20’sinin (yetişkin erkeklerin ancak yarısının) yurttaş statüsü olduğunu, bunların da en çok yüzde 5-10’unun kentin işlerine katılabilecek kadar servet ve boş zaman sahibi olduğunu söyler. Yabancı ve kölelerin yurttaş olamadığı, kadınların da pek insandan sayılmadığı bu kentte, bir yanda ihtişamı simgeleyen dev sütunlu, beyaz mermerden yapılar yükselirken, öte yanda kentin bazı semtleri vardı ki “Sidik ve yemek yağı kokan, sokak duvarları bomboş ve kir pas içindeki bu semtlerde ‘adına Yunanistan denen ihtişam’dan eser yoktu.” (Sennett, 2011: 30 ve 44). İhtişamlı Roma da Atina’dan farklı değildir: 

«Bir milyona varan nüfusuyla Roma, kendinden önce de sonra da rastlanmayan bir lüksü, yine o derecede bir yoksulluk ve şiddetle birlikte yaşadı. Patrici sınıfı parklarla çevrili, banyolu-tuvaletli, iyi ısıtılmış saraylarda yaşarken, yoksul halk susuz, tuvaletsiz, kolera ve tifüsün eksik olmadığı mahallelerdeki her biri ortalama 200 kişiyi barındıran çok katlı birkaç bin binada yaşıyordu.” (Bumin, 1990: 46-47)

1500’lü yıllarda eski ticari gücünü yavaş yavaş yitirmeye başlayan Venedik’in soyluları, kusuru kentin “ötekilerinde” aramış, kentteki Yahudileri sular ve duvarlarla çevrili  “getto” denen bölgelere kapatmışlardır (Sennett, 2011: 207-213). Devrin Venedik’inde yaşayan Hristiyan ve Yahudilerin aynı kenti aynı gözle yaşadığı nasıl söylenir? Yahut Engels’in yeni yükselen sanayi medeniyetinin nüveleri olacak Britanya kentleri için 1840’larda yazdıklarına bakılırsa, o devrin sermayedarları ve işçi sınıfının? Gördüğü emekçi sınıfı semtlerini şöyle anlatıyor Engels (1997: 56):

“…Sokaklarda genelde kaldırım yoktur, inişli-yokuşlu, pis, çöp ve hayvan pisliği doludur; kanalizasyon ya da atık su kanalı yoktur; tam tersine yollar durgun, pis su birikintileriyle kaplıdır. Ayrıca kötü, karmakarışık yapılanma nedeniyle semtin hava akımı engellenmiştir; ve buralarda küçük bir alanda birçok insan birarada yaşadığı için, bu emekçi mahallelerinin nasıl bir havası olduğu kolaylıkla tahmin edilebilir. … Londra için geçerli olan, Manchester, Birmingham, Leeds için bütün büyük kentler için geçerli(dir). …» 

En varlıklısından en yoksuluna bugünün kentleri de geçmişin bu “ihtişamlı” örneklerinden pek farklı değil. Gökdelenlerle tenekeden evlerin, şatafatlı konaklarla derme çatma varoşların yan yana dizildiği; türlü renkten, cinsiyetten, sınıftan, inançtan, dilden, kültürden insanın bir araya geldiği 21. yüzyılın kentlerinde, bu kent mukimlerinin aynı havayı soluyup aynı kent deneyimini yaşamadığı aşikârdır. Kentte bulduğu her toprak parçasını paraya dönüştürmeye yeminli müteahhitle bütün hayatı boyunca edinebildiği tek mülk olan gecekondusunda “işgalci” sayılan kenardaki kente aynı gözle bakabilir mi? Muktedirin ve madunun, kadının ve erkeğin, çoğunluk ve azınlığın, yerlinin ve göçmenin, baskının ve ötekinin, sağlıklı ve engellinin, yaşlı ve gencin, hasılı birilerinin ve diğerlerinin kenti aynı kent, hakları aynı haklar mıdır? “Şehir senin”deki ideal ve söylem inceliği bir tarafa, en azından fiilde öyle bir “şehir” olmadığını, mevcut düzende o parmakla gösterilen “sen”lerden bazılarının her zaman daha bir ayrı tutulduğunu akıldan hiç çıkarmadan “haklar” bahsine geçmek lazım. Zira bu çerçeveden bakınca, kentli hakları bir ideale, bir manzume yahut söyleme karşılık gelir. Onu hakiki kılacaksa, şüphesiz başka bir kent arzusu ve mücadelesidir.

Kentli Hakları Fikrinin Gelişimi

İnsanın tarihinde hak arayışının geçmişi eskilere uzansa da “insan hakları” kavramının ortaya çıkışını modern zamanlara atfediyoruz. İnsanın doğuştan gelen temel hakları olduğu fikrinin oluştuğu 17-18. yüzyılların birikimiyle, 1776 Amerikan ve 1789 Fransız bildirgeleri esasında insan haklarının gelişimi üç kuşak içinde ele alınır. Birinci kuşak haklar, bireyleri devlet karşısında korumayı amaçlayan, “bireysel, siyasal ve yasal” hakları içerir. Yaşama hakkı, kişi özgürlüğü ve dokunulmazlığı, mülkiyet hakkı, fikir ve ifade özgürlüğü, din ve vicdan özgürlüğü, adil yargılanma hakkı, yasa önünde eşitlik, oy kullanma, seçme-seçilme hakkı gibi haklar, birinci kuşak haklar arasında sayılır. Sanayi kapitalizminin eşitsiz, yıkıcı doğası karşısında temel insani ve toplumsal ihtiyaçların karşılanmasına yönelik hak mücadeleleriyle ikinci kuşak haklar gündeme gelmiştir. 19. yüzyıl ortalarından itibaren gelişen ikinci kuşak haklar, bireysel ve soyut kalmakla eleştirilen ilk kuşak hakların eksik bıraktığı “ekonomik, toplumsal ve kültürel” taleplerin karşılığıdır. Burada artık bireysel serbesti değil toplumsal eşitsizlikler karşısında devletin müdahalesini talep etme söz konusudur. Çalışma hakkı, sosyal güvenlik, adil gelir, örgütlenme hakkı, yeterli sağlık ve beslenme, eğitim, konut, kültürel yaşama katılma gibi haklar bu kuşak haklardandır. Üçüncü kuşak haklar, 20. yüzyılın ürünüdür. Yüzyılın ilk yarısını kaplayan savaşlar, teknolojik ilerleme, çevre tahribatı başta olmak üzere çeşitli uluslararası sorunlar, yüzyılın ikinci yarısında devletlerin sınırlarını aşan, uluslararası toplumun ortaklaşa hareketle çözebileceği “dayanışma haklarını” gündeme getirmiştir. Ekonomik kalkınma, toplumsal ve kültürel gelişme (kendi kaderini tayin), barış hakkı, çevre hakkı,  insanlığın ortak mirasından faydalanma ve kültürel mirasa katılma, üçüncü kuşak diye anılan dayanışma haklarındandır (Kaboğlu, 1992: 122-123; Tekeli, 2011: 186-187; Öndül, 2008).

Kentli hakları da diğer insan hakları gibi modern zamanların ürünüdür. Yukarıda, 1800’lerin başında dünya nüfusunun ancak yüzde 3-5’i kentlerde yaşarken, kent nüfusunun son iki yüz yılda katlanarak çoğaldığını söylemiştim. Nüfus ve yerleşim yönünden bu hızlı büyüme, çeşitli barınma, iş, sağlık, güvenlik ve altyapı sorunlarına yol açmış; bunlar da günümüze uzanan hak tartışmalarının kaynağını oluşturmuştur. Öncesinde bu sorun başlıklarına ve kentsel yaşama ilişkin çeşitli hak mücadeleleri kayda geçse de kentli hakları diye ayrı bir hak kategorisinden bahsedilmesi yine 20. yüzyılın ikinci yarısına denk gelecektir.

Kentli haklarının insan hakları sınıflandırmasında ya da hak kuşakları içinde tuttuğu yere dair üç farklı yorum vardır. İlkinde kentli hakları, üç kuşak insan haklarının kent mekânında somutlaşması, temel hakların kentsel alana yansıması olarak yorumlanır. İkincisinde, barınma hakkı, çevre hakkı gibi yeni kuşak dayanışma haklarının bir türevi olarak alınır. Kentli haklarının kapsamını, amacını, etkisini sınırlayan bu yorumlar yerine Tekeli (2011: 187-191), soyut-atomik bireyler yerine kent içindeki somut özneleri temel alan kentli haklarını, üçüncü kuşak haklar içinde başlı başına bir hak kategorisi olarak saymak gerektiğini ifade eder. 

Kentli hakları fikrinin temellerini Ertan ve Ertan (2013: 61-62), 1871 Paris Komünü’ne kadar götürürler. Sonrasında yüz yılı aşkın bir zaman aralığında kimi toplumsal, hukuki, fikri ve kurumsal gelişme, kentli hakları kavramının doğuşuna kaynaklık etmiştir. Toplumsal planda ödenebilir konut ve kentsel hizmetleri “kentli yurttaş hakkı” saydırma başarısıyla öne çıkan 1915 Glasgow Kira Direnişi’nden başlayarak yüzyılın son çeyreğine kadar aralıklarla Meksika (Veracruz), Fransa (Paris), ABD, İspanya ve çeşitli Latin Amerika ülkelerinde patlak veren kira, kentsel yenileme, getto, gecekondu vb. esaslı barınma hareketlerini sayabiliriz (Ertan, 2007: 67-70). Temel kentleşme ilkelerinin kabul edildiği Milletlerarası Modern Mimari Kongresi ve Atina Anlaşması (1933), Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin kabulü (1948), Avrupa Konseyi’nin (Council of Europe) kuruluşu (1949), Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin kabulü (1950), Birleşmiş Milletler İnsan Yerleşimleri Konferansı (Habitat I, Vancouver)’nda dünya ölçeğinde konut, yerleşme ve kentleşme sorunlarının ele alınması (1976) hukuki-kurumsal alanda öne çıkan gelişmelerdir. Fransız düşünür Henri Lefebvre ve takipçilerinin 1960’lardan itibaren kent hakkı üzerinden yürüttüğü tartışmalar ise fikri temelde kavramın gelişimini etkilemiştir (Ertan ve Ertan, 2013: 61-62). 

Bütün bu birikimin yanı sıra, kentli hakları anlayışının gelişiminde 1950’lerden itibaren Avrupa Konseyi (Council of Europe-CoE) bünyesinde yürütülen kentsel politikaları ayrıca anmak gerekir. İkinci Dünya Savaşı sonrası harap olan Avrupa kentlerini ve ekonomilerini “Avrupa ruhu” ile yeniden inşa etme arayışıyla başlayan bu çalışmalar, 1980’lerde daha güçlü kentsel kampanyaların kaynağı olmuştur. 1980-’82 arasında Konseyce düzenlenen Kentsel Rönesans İçin Avrupa Kampanyası, “Yerleşmelerde Daha İyi Yaşam” sloganıyla Avrupa’da fiziki kentsel çevrenin iyileştirilmesi, mevcut konut stokunun iyileştirilmesi, yerleşmelerde sosyal ve kültürel olanakların yaratılması, toplumsal kalkınma ve halk katılımının özendirilmesi amaçlarına ağırlık vermiştir (Avrupa Kentsel Şartı/AKŞ-I, 1996: 2).  Bu amaç ve çalışmaların belli bir olgunluğa erişmesiyle, Mart 1992’de Strazburg’da toplanan Avrupa Yerel ve Bölgesel İdareler Daimi Konferansı’nda Avrupa Kentsel Şartı ve Avrupa Kentli Hakları Bildirgesi kabul edilmiştir (AKŞ, 1996: 3-4). Kentli haklarının dayandığı temel felsefe ve ilkeler ile kapsamlı bir sıralamasını sunan Bildirge ve Şart, kentli hakları literatüründe milat sayılır (Tekeli, 2011: 186). 

Avrupa Kentsel Şartı ve Avrupa Kentli Hakları Bildirgesi

Şart’ın amaç, felsefe ve yapısının anlatıldığı giriş kısmında, biri temel kentli hakları olduğu inancı, diğeri de söz konusu hakların, yaş, cinsiyet, ırk, inanç, milliyet, toplumsal-ekonomik ve politik statü, ruhsal ve bedensel özür gözetmeksizin, tüm insanlara eşit koşullarda uygulanması olmak üzere iki noktanın altı çizilmiştir. Yerel ve bölgesel yönetimlere, doğru kalkınma stratejileriyle kentli haklarını koruma sorumluluğu verilmiştir (AKŞ-I, 1996: 4). 

Avrupa Kentsel Şartı-I, 13 konu maddesi altında sayılan 68 ilke ile 20 maddelik Avrupa Kentli Hakları Bildirgesi’nden oluşmaktadır. Şart; ulaşım ve dolaşım; kentlerde çevre ve doğa; kentlerin fiziki yapıları; tarihi kentsel yapı mirası; konut; kent güvenliğinin sağlanması ve suçların önlenmesi; kentlerdeki özürlü ve sosyo-ekonomik bakımdan engelliler; kentsel alanlarda spor ve boş zamanları değerlendirme; yerleşimlerde kültür; yerleşimlerde kültürler arası kaynaşma; kentlerde sağlık; halk katılımı, kent yönetimi ve kent planlaması ve kentlerde ekonomik kalkınma başlıkları altında temel ilkeleri kayıt altına almıştır. Bildirge’de ise kent sakinleri için güvenli bir kent; sağlıklı çevre; yeterli istihdam; yeterli ve erişilebilir konut; entegre ulaşım; spor, boş vakit, kültür ve yaratıcı faaliyetlere uygun ortam ve şartlar; kaliteli mimari çevre, mal ve hizmetler; açık katılım ve bilgilendirme kanalları gibi haklar sıralanmıştır (Salman, 2021: 634). 

1992’de kabul edilen bu ilkeler, 2008 yılında Strazburg’da toplanan Avrupa Konseyi 15. Genel Oturumu’nda gözden geçirilmiş ve “zorlu yerel ve küresel sorunlar” ile “daha önce eşi görülmemiş kentsel gelişim” dikkate alınarak güncellenmiştir. “Avrupa Kentsel Şartı II- Yeni Bir Kentlilik İçin Manifesto” başlığıyla duyurulan yeni ilkelere, küreselleşme süreci, yeni teknik-bilimsel gelişmeler, değişen kent dokuları ve çevre, iklim, göçmenler, katılım gibi konularda açığa çıkan yeni krizler damgasını vurmuştur. Kentsel Şart II’de kentler bir yandan küreselleşme sürecinin önemli oyuncusu olarak tanımlanırken, bir yandan da tarihi kentlerin, yerel kültür ve mimarinin korunmasının altı çizilmiştir. Hem entegrasyon politikalarının desteklenmesi hem giderek düşen siyasal katılım oranlarına tedbir bağlamında, göçmenlere ve diğer kent sakinlerine bilgi teknolojilerine dayalı yeni katılım kanallarının açılması önerilmiştir. Avrupa kentlerinde bilgi ve kültürün, alternatif ulaşım biçimlerinin ve akıllı mekânların önemi vurgulanmıştır (AKŞ II, 2008). 

Avrupa Kentsel Şartı I ve II’nin yanı sıra, Avrupa Kentte Kadınlar Şartı (1994), İstanbul,  Habitat II (1996) Avrupa Kentte İnsan Haklarının Korunması Sözleşmesi (2000), Dünya Kent Hakkı Şartı (2004) gibi diğer kimi belge ve sözleşmede de kentli haklarına ilişkin vurgu ve ilkeler yer almıştır. S. Sadri (2013: 4-13), taradığı böyle altı temel belgede kent haklarına ilişkin şu 14 ortak temayı tespit etmiştir:  Eşitlik ve ayrımcılığa uğramama, barınma, sağlık, eğitim, çalışma, güvenlik, katılım ve demokratik temsil, uyumlu gelişme, çevre, altyapı ve kamusal hizmetler, bilgi edinme, ulaşım, kültür, dinlence ve spor hakkı.

Türkiye’de Kentli Haklarına İlişkin Mevzuat ve Uygulama

1982 Anayasası’nın çeşitli maddelerinde sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkı, kıyıların korunması, kişinin ve toplumun huzuru, devletin konut ihtiyacını karşılayacak tedbirler alması gibi genel hükümler dışında, kentli hakları ile ilgili doğrudan bir düzenleme yoktur. Kimi kanun metinlerinde de ancak dolaylı hükümlere rastlanır (Karasu, 2008: 46). Bu konuda kentli hakları anlayışına en yakın kavram ve hüküm olarak Hemşehri Hukuku’nun altı çizilebilir. 3 Temmuz 2005 tarihli Belediye Kanununun 13. maddesinde işlendiği haliyle, “Herkes ikamet ettiği beldenin hemşehrisidir. Hemşehrilerin, belediye karar ve hizmetlerine katılma, belediye faaliyetleri hakkında bilgilenme ve belediye idaresinin yardımlarından yararlanma hakları vardır. […] Belediye, hemşehriler arasında sosyal ve kültürel ilişkilerin geliştirilmesi ve kültürel değerlerin korunması konusunda gerekli çalışmaları yapar.” Son olarak Onuncu Kalkınma Planı’nın Yerel Yönetimler Raporu’nda (2014, s. 46) Türkiye’de henüz Şart’ı imzalayan bir belediye olmadığının altı çizilmiştir.

Görüldüğü üzere mevzuattaki ucu açık ve dolaylı düzenlemelerden kentli haklarına dair bir zemin çıkarmak güç. Kaldı ki uygulamaya baktığımızda manzara biraz daha karanlık görünüyor: Bugünün kentleri nüfus yoğunluğu, altyapı yetersizlikleri, sağlıksız ya da pahalı konut, plansız ve rant odaklı kentleşme, kentsel donatıların zayıflığı, ulaşım güçlüğü, kirlilik, afet riski gibi pek çok kentsel sorunla anılmaktadır (Karasu, 2008: 48-50). Sayılan sorunlar kentler için ortak olsa da bu ortaklıktan bütün kent sakinlerinin aynı payı aldığını söyleyemeyiz. Kent yoksulları, ötekileştirilen gruplar, göçmenler-sığınmacılar, dezavantajlılar, özetle cümle madunlar kentsel sorunlar silsilesinden payına en çoğu düşenlerdir.

Başka Bir Kent Arzusuyla: Kent Hakkı Tasavvuru

Kentli haklarına ilişkin kavram çeşitlemesinden bahsederken, kent hakkı ve kentli hakları arasındaki paradigmatik farkı paranteze almıştım. Şimdi kısa bir ziyaretle de olsa o parantezin içine dönüp yazıyı öyle bitirelim. Kent hakkı kavramını ve tasavvurunu evvela Lefebvre’e borçluyuz. Burada kavramın orijinal kullanımı ve Türkçedeki yaygın karşılığına dair kapsamlı bir tartışmaya girişmek yersiz olur. Fakat en azından kent hakkı-şehir hakkı ayrımının Lefebvre’de kelime düzeyinde bir farklılık olmadığını, Lefebvre’in eserini Türkçeye kazandıran Ergüden’in de Türkçede kent hakkı tabirinin aynı anlama gelecek biçimde kullanıldığı notunu düşerek çeviride bilinçli olarak “şehir hakkı” terminolojisini tercih ettiğini belirteyim (Öner ve Osmanoğulları, 2017: 79; Lefebvre, 2020: 118). Ben, söz konusu ayrımı göz ardı etmeden, burada metnin dil akışına uygun olarak kent hakkı tabiriyle devam edeceğim.

İlk bakışta bu iki kavram, kentli hakları ve kent hakkı, kent sakinleri ve misafirlerine daha iyi bir kentsel deneyim sunma tahayyülü bakımından birbirinden bütünüyle kopuk değildir. Kentli hakları, bir bakıma kent hakkı yolculuğunun mevcut düzendeki durağı, “şehir hakkının makulleştirilmiş hali” (Öner ve Osmanoğulları, 2017: 75 ) sayılabilir. Hâlihazırdaki kentsel hizmetlere ve kaynaklara bireysel düzeyde erişim hakkının soyut, hukuki çerçevesini çizer. Bu yönüyle liberal paradigma esasındadır. Kent hakkı ise bir soyut hak talebinden öte arzulanan kente dair mücadele ve kazanımları şiar edinir. Kentsel kaynak ve hizmetler karşısındaki imkân ve fırsat eşitliğini, daha da ötesinde kentin yeniden üretiminde söz sahibi olma, onu kendi arzusuna göre biçimlendirebilme yetisini vurgular. 

Lefebvre’in Fransızca metinlerinde “kent hakkı” kavramı geçmez. Ona göre “şehir” (ville), sanayi öncesinin bir eseri/yapıtı iken “kent” (urban), sanayiyle beraber şehri yıkan üründür. Bu yüzden “şehir hakkı”, bir anlamda bir yapıt ya da eser olarak şehri yeniden var etme hakkı olarak belirir (Öner ve Osmanoğulları, 2017: 79 ). Lefebvre’de toplumsal mekân oluşun gerçekleştiği pasif, tarafsız yüzey, bir boş levha değildir. İktidar, bilgi ve ideoloji mekân temsiline dâhildir. Mekân, ideolojik ve politiktir; bir üründür ve kendisi de ilişkiler üretir. Tüm toplumsal ilişkiler mekânda ve mekânla birlikte üretilir. Bir toplumsal mekân formu olarak kent de bir üründür. Her üretim biçimi bir kent tipi yaratır (Lefebvre, 2014: 56-61). Kapitalizm de kendi kentini yaratmıştır ve varlığını mekân üzerinden sürdüregelmiştir. Kapitalizmin mekânı yeniden üretemediği durumlarda kentsel kriz ortaya çıkar ki devlet bu krize planlama kanalıyla müdahale ederek kapitalizmin krizini aşmasına destek olur. Devletin bu müdahalesi, sadece mekâna değil gündelik hayatın kendisine ilişkindir. Öyleyse mekân (kent) üzerinden yürütülecek gündelik hayat mücadelesi, mülkiyet ilişkilerini, dolayısıyla sistem dönüşümüne yönelik bir mücadeledir. 

Lefebvre, bu mücadelenin failliğini, taşıyıcılığını işçi sınıfında görür; çünkü kaymak tabaka ve yeni burjuva aristokrasisi artık mukim değildir. Bütün toplumun ve bütün ikamet edenlerin çıkarlarını bir araya getiren ancak işçi sınıfıdır. İşçi sınıfının kente dair mücadelesinin hedefi olarak “Şehir hakkı, basit bir ziyaret etme ya da geleneksel şehirlere geri dönme hakkı” değil, “dönüşmüş, yenilenmiş kentsel yaşam hakkı(dır).” (Lefebvre, 2020: 132-133). Bu da kentin (mekânın) yeniden üretimini, yeni bir kent mekânı üretmeyi gerektirir. Diğer türlüsü “daha iyi yaşama, başka türlü yaşama, yaşam kalitesi, yaşam çerçevesi, hayatı değiştirme” gibi sloganlarla oynanan bir oyuna karşılık gelir. Ulaşım, hız, nispi konfor vb. alanlarda yapılacak “iyileştirmeler”, hayatı değiştirme projesini politik slogandan ibaret kılacaktır (Lefebvre, 2014: 87). Demek ki kentli hakları bahsinde geçen haklar listesi, Lefebvre’ün anlatısı içinde “ayrıntılardaki teknik iyileştirmeler”den fazlası değildir. Kent hakkı ise özgürlük hakkı, toplumsallık içinde bireyleşme hakkı, habitat ve mesken hakkı, yapıt hakkı, katılım ve sahiplenme hakkını da içine alan “üstün bir hak biçiminde” ortaya çıkar (Lefebvre, 2020: 151). Harvey’in (2008) sadeleştirdiği haliyle bağlarsak kent hakkı, “ne tür bir kent istediğimiz sorusuyla doğrudan ilgilidir” ve “kent kaynaklarına ulaşma bireysel özgürlüğünden çok öte bir şeydir: Kenti değiştirerek kendimizi değiştirme hakkıdır.”

Son Söz Yerine

Burası açıkça “uzun lafın kısası” olsun: Başladığımız nokta, mülkiyet-sahiplenme ayrımında duruyordu. “Kent kimin?” sorusuyla başlamış, “Şehir senin!” sloganlarının ideali güzel ama hakikatten uzak dünyasına değinmiştim. Zira kentlerin, kent madunlarının, bir bütün olarak çoğunluğun güzel yaşama arzusunun canına okuyanlarla bütün bu hırs ve kıyıma maruz kalanların kenti aynı kent olmuyor, olamıyor. Slogan ikimize de sesleniyorsa, en azından birimizi kandırıyor olmalı. Öyleyse dönüp dolaşıp geldiğimiz yer aynı. Bilhassa son kısımda sıkça andığım Lefebvre’e son bir kez daha kulak verelim: Kent, ayrışmalar ve çatışmaların yanı sıra aynı zamanda daha eşit, daha yaşanır bir kent ve hayat “arzusunun” da yeri. Bu ise “lütfedilen” bireysel haklara erişim kolaylığından öte, öyle bir kent arzusu ve mücadelesiyle mümkündür. Bu ise kullanım değerinin değişim değerini, bir anlamda sahiplenmenin mülkiyeti aşmasını gerektirir. Bugünün dünyası malum; ama yarının kentleri, sakininden gezginine, yerlisinden göçmenine, ötekinden madununa, insanından hayvanına kadar “cümle kentlilerin” sokağını, semtini, kentini sahiplenip, orada rahatça ve keyifle nefes alabildiğinde güzelleşecek ve asıl o zaman işte “Şehir Herkesin” olacaktır. 

Kaynakça 

Alkan, A. (Der.) (2020), Şehir ve Hayvan, İstanbul: Patika.

Avrupa Kentsel Şartı II (2008), A. Erim  (Çev.), Ankara: Mimarlar Odası. Erişim tarihi: 04. 04.2021, http://ceidizleme.org/ekutuphaneresim/dosya/125_1.pdf

Avrupa Kentsel Şartı-I (1996), Z. Yener, K. Arapkirlioğlu (Çev.), Yayın No: 10, Ankara: Mahalli İdareler Genel Müdürlüğü.

Bumin, K. (1990), Demokrasi Arayışında Kent, İstanbul: Ayrıntı.

Engels, F. (1997), İngiltere’de Emekçi Sınıfın Durumu, Y. Fincancı (Çev.), İstanbul, Sol.

Ertan, K.A. (2007), “Paris Banliyö Hareketini Anlamak: Manuel Castells’i Yeniden Okumak”, Amme İdaresi Dergisi, Cilt 40, Sayı 1, s. 57-83.

Ertan, K.A., Ertan, B. (2013), “Kentli hakları: Kent ve İnsan Hakları Bağlamında Kentsel Hizmetlere Erişim Hakkı”, Kentsel Dönüşüm ve İnsan Hakları, Sadri, S. Z., Ökmen, M. vd. (Ed.), İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, s. 45-72.

Geray, C. (1998), “Kentsel Yaşam Kalitesi ve Belediyeler”, Türk İdare Dergisi, Sayı 421, s. 323-345.

Harvey, D. (2008), Kent Hakkı, M. Kırmızı (Çev.), Erişim tarihi: 02.04.2021, https://sendika.org/2013/05/kent-hakki-david-harvey-29360/ 

Kaboğlu, İ.Ö. (1992), “İnsan Haklarının Gelişmeci Özelliği ve Anayasa Yargısı”, Anayasa Dergisi, Sayı 9, s. 121-136. 

Karasu, M. A. (2008), Kentli Haklarının Gelişimi ve Hukuki Boyutları, Türkiye Barolar Birliği Dergisi, Sayı 78, s. 37-51.

Koçak, O.K. ve Koçak, D.Ö. (2016), İstanbul Kimin Şehri: Kültür, Tasarım, Seyirlik ve Sermaye, İstanbul: Metis.

Lefebvre, H. (2013), Kentsel Devrim, 2. Baskı, S. Sezer (Çev.), İstanbul: Sel

Lefebvre, H. (2014), Mekânın Üretimi, I. Ergüden (Çev), İstanbul: Sel.

Lefebvre, H. (2020), Şehir Hakkı, 4. Baskı, I. Ergüden (Çev.), İstanbul: Sel.

Onuncu kalkınma planı: 2014-2018 (2014), Yerel Yönetimler Özel İhtisas Komisyonu Raporu 2023, Ankara: Kalkınma Bakanlığı.

Ökmen, M. (2013), “Bir İnsan Hakkı Olarak Kentli Haklarının Geliştirilmesi ve Yerel Yönetimler”, Kentsel Dönüşüm ve İnsan Hakları Sadri, S. Z., Ökmen, M. vd. (Ed.), İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, s. 17-43.

Öndül, H. (2008). “Kentli haklarının kavramsal temelleri, İHD, Erişim tarihi: 20.03.2021 https://www.ihd.org.tr/kentlhaklarinin-kavramsal-temeller/

Öner, R. V., Osmanoğulları, F. (2017), “Kentli Haklarına Karşı Şehir Hakkı: Farklılıklar, Benzerlikler ve Eğilimler”, Emek Araştırma Dergisi (GEAD), Cilt 8, Sayı 11, s. 75-98.

Sadri, H. (2013), Kent Hakkından Kentte İnsan Haklarına, Kentsel Dönüşüm ve İnsan Hakları, Sadri, S. Z., Ökmen, M. vd. (Ed.), İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, s. 73-85.

Sadri, S. Z. (2013), Kentsel Dönüşüm ve Kentte İnsan Hakları, Kentsel Dönüşüm ve İnsan Hakları, Sadri, S. Z., Ökmen, M. vd. (Ed.), İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, s. 1-16.

Salman, Cemal (2021), Kentsel Haklar, Kamu Yönetimi Ansiklopedisi Cilt II, Y. M. Işıkçı, E. Alacadağlı ve E. Akçagündüz (Ed.), Ankara: Astana, s. 630-639.

Sennett, R. (2011), Ten ve Taş: Batı Uygarlığında Beden ve Şehir, T. Birkan (Çev.) İstanbul, Metis.

Steen, B.; KAtzeff, A.; Hoogenhujze, L. (2016), Kent Bizim. 1970’lerden Günümüze Avrupa’da İşgalevcilik ve Otonom Hareketler, A. H. Sabancı (Çev.), İstanbul: Kafka

Tekeli, İ. (2011), Kent, Kentli Hakları, Kentleşme ve Kentsel Dönüşüm, İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları.

Font boyutlandır
Kontrast
İzmir Kent Hakkı Merkezi